Henoteizm, din ve felsefede, bir tanrıya bağlanırken diğer tanrıların
varlığını da kabullenmeyi tanımlar. Yunanca heis theos, "bir tanrı" Eski Türklerde tanrı inancı “Henoteizm”di.
İbn Teymiye, Abdülkadir Geylani hazretlerinin sözleri üzerine
yaptığı yorumlarını “Feteva-yı İbn Teymiye” adlı külliyatının 8.
cildinde toplamış (sayfa 465).
Bu bölümde dikkatimi çeken bir paragrafı ilginç buldum.
Önce paragrafın bir tercümesini sunayım, inşaAllah yanlış tercüme etmem.
” ‘Hubb-u lillah’ ile ‘hubbu ma’allah’
arasındaki fark sabittir, açıktır. Ehl-i tevhid ve ehl-i ihlas,
Allah’dan gayrı herşeyi ‘lillah’ için severler. Müşrikler ise, Allah’dan
gayri herşeyi ‘ma’allah’ severler. Müşriklerin alihelerini sevdikleri
gibi. Hristiyanların İsa’yı sevdikleri gibi. Hevalarına tabi olanların
reislerini (başlarını) sevdikleri gibi.”
Aşağı yukarı terminolojiyi aynen muhafaza ederek yaptığım bu
tercümede dikkatimizi çeken iki terim var: “el-hubb-u lillah” ve
“el-hubb-u ma’allah”. Allah’ın gayrı, bu dünyadaki mahluk olan
herşeydir. “El-hubb-u lillah”, Allah için sevmek; “el-hubb-u ma’allah”
ise Allah ile beraber, yani Allah’ın yanısıra, yani Allah’ı sevmekle
beraber mahlukatından bazı şeyleri de sevmek.
Bir yaratığı
Allah için sevmek yani “el-hubb-u lillah”, o
yaratığa ilahlık izafe etmeden sevmek demektir. Yani, o yaratıktaki
özellikleri o yaratığın kendisine izafe etmeden, Yaratıcısının
özelliklerini bize taşıyan bir “vesile” olmaktan öteye bir değeri
olmadıklarını bileceksiniz ve “vesileliklerinden” dolayı seveceksiniz.
“Hubb-u ma’allah” tabiri benim çok dikkatimi çekti. Verdiği
örneklerden anlıyoruz ki, Şeyh’ül-İslam, dünyayı sevmeyeceksiniz demek
istemiyor. Bir olan Allah’a inandığınız halde, yaratıklardan bazılarını,
Allah’ın yanısıra ilahlaştırarak sevmeyeceksiniz; yani onlara ilahlık
özelliği izafe etmeyeceksiniz diyor. Demek ki, Allah’a inandığımız halde
bazı yaratıkları ilahlaştırmamız mümkün. Bu tespitin önemi şurada:
Genellikle bizde öyle bir anlayış var ki, Allah’a Bir, Tek olarak
inandığımız zaman artık, Bir olan Allah’a inanıyoruz, iki veya üç veya
dört Yaratıcıya inanmıyoruz diye “şirkin” kapısını kapattık
zannediyoruz.
Çok ilahlılık manasına gelen “şirk” ile bu durum biraz daha farklı.
Dikkat edersek, çok ilahlılık vurgusundan daha çok, Şeyh, kullandığı
ifade ile bize, Tek Bir Allah’a inandığımız halde, yani “Yaratıcı Bir
olur” dediğimiz halde, Onun yanında bazı şeyleri de ilahlaştıracak
şekilde seviyor olabileceğimizi anlatıyor. Bu “el-hubb-u ma’allah”
tabiri bana ilginç geldi. Henotheism (Bir Allah’a inanmakla beraber yanı
başında başka ilahlar da edinmek) denen olayın bizim dünyamızda
“polytheism” (birden çok ilaha inanmak) ile aynıymış gibi görünmesi
bizim kendimizi uyanık tutmamıza engel oluyor. Genelde Müslüman
toplumlarda “polytheism” neredeyse hiç görülmüyor, ya “henotheism”? İşte
Şeyh’ül-İslam İbn Teymiyye bu noktaya güzel bir tabir ile dikkatimizi
çekiyor: “El-hubb-u ma’allah”. Yani Bir Allah’a inandığımız halde ve bu
imanımız sahte olmadığı, gerçekten Bir olan Allah’a inandığımız halde
şirke girmemiz mümkün olabiliyor. “El-hubb-u ma’allah”, Allah’ın yanı
sıra, Allah’tan gayrısını sevmek, yani onlardaki özellikleri, onların
kendisinden bilmek olarak tanımlanıyor. Yani İbn Teymiyye “onları
Yaratan kainatın Yaratıcısı olan Allah’tır” dediğimiz ve buna samimi bir
şekilde inandığımız halde onların kendilerinde görünen özellikleri,
onların kendilerinden bilmek tehlikesine dikkatimizi çekiyor.
Bu konu çok önemli, özellikle bilimsel izahlar yapan mümin
billahların (Allah’a iman eden mü’minlerin) genelde düştüğü hata burada
yatıyor. “Allah güneşi veya hücreyi yarattı ama güneş ışık veriyor,
hücre bölünüyor, çoğalıyor. Canım, güneşe ışık verme özelliğini Allah
verdi, biliyoruz” denebiliyor. “Allah nimeti yarattı ama çiftçi de iyi
katkıda bulundu, aşçı da güzel lezzet verdi, gübre de bayağı etkiliymiş”
vs.
Konuyla ilgili bazı ayetleri buraya almadan geçemeyeceğim.
28:88 –
Ve Allah ile beraber (ma’allah) başka bir
ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’na bakan vechesinden başka her
şey helak olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz.
39:45 –
“Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete
inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O’ndan başkaları anıldığında
hemen sevince kapılırlar.” (Bu ayetin birinci bölümüne dikkat edersek,
“yalnızca Allah tek başına anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi
öfkeyle dolar. Ve fakat -o tek başına değil de- O’ndan başkaları (O’nun
yanısıra) anıldığında sevinirler.” şeklinde bir tercüme daha uygun olur.
Eğer tabir caizse, “dinimize, devletimize, milletimize…” denildiğinde o
kimselerin yüzleri gülmeye başlar. Niye? Allah’ın yanısıra başka şeyler
de anılıyor!
12:105 –
“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.”
12:106 –
“Ve onların çoğu Allah’a şirk koşmadan inanmazlar.”
106. ayette de kainat ayetlerinden faydalanarak imanları için delil
toplamayanların, Allah’a şirk koşmadan inanamayacakları açık bir şekilde
ifade ediliyor. Allah’a inanıyorlar ama şirke de girmeden
inanamıyorlar. Ne kadar ilginç ayetler bunlar! Ne güzel de Risalelerde
yapılan vurguların nedenini anlamamıza ve Allah’a şükretmemiz
gerektiğine işaret ediyorlar.
Rabbimiz bizi şirke girmeden Kendisine iman eden, hiçbir yaratığa,
Yaratıcılarına ait olan özelliği izafe etmeden şu dünyada tevhidi
yaşamak nasip etsin.
ŞİRK(شرك)
Kâinatı yaratan ve idare eden en yüce varlığın ulûhiyyetine ortak tanıma anlamında bir terim.
Sözlükte
şirk “ortak olmak” ve “ortaklık”; “ortak koşmak” anlamındaki işrâktan
isim konumunda bulunan şirk ise küfür demektir. Şirk koşana müşrik, şirk
koşulana şerîk denir (Lisânü’l-ǾArab, “şrk” md.; Kāmus Tercümesi, “şrk”
md.). Terim olarak “Allah’ın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde veya
O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna
inanma” demektir. Tek Tanrı’ya inanmanın karşıtı olan inanç türleri
Grekçe polus (çok) ve theos (tanrı) kelimelerinden oluşan politeizm
(polithéisme) kavramıyla ifade edilir. XIX. yüzyılın evrimci din
anlayışına göre insanlık politeist dinlerden önce ataların ruhlarına ve
tabiat üstü varlıklarla temellendirilmiş basit inanç ve ritüellerden
oluşan ilkel dinlere inanıyordu. Daha sonra toplumlar politeizm ve
monoteizme ulaşmıştır, modern dönemde ise ilmî ateizm etkin hale
gelmiştir. Wilhelm Schmidt’in monoteizm teorisine göre ise başlangıçta
insanlığın inancı monoteizm idi. Âdem ve torunları monoteist olmakla
birlikte onunla Nûh arasında ve Nûh’tan sonra geçen dönemlerde politeist
inançlar monoteizmden sapma şeklinde ortaya çıkmıştır. Peygamberler
insanlığa monoteizmi tebliğ etmiştir. Bazı araştırmacılar, semavî
dinlerin öğretileri yanında Afrika, Avustralya ve Amerika’daki
kabilelerde gökle ilgisi olan, değişmeyen, görülemeyen ve ahlâkî
talepleri bulunan bir Tanrı inancının varlığından hareketle başlangıçta
insanlığın dinî hayatının monoteist niteliği taşıdığı yolundaki tezi
daha tutarlı bulmuşlardır (Encyclopedia of Religion, IX, 6156). Keşif
öncesi Güney Amerika’da, Batı Afrika’nın Yoruba halkı içinde ve
Polinezya gibi ilkel toplumlarda bulunmasına rağmen politeizmin Antik
Yunan, Roma, Yakındoğu, Çin, Hindistan gibi kültürlerde ilkel kabileler
sonrası bir fenomen olarak ortaya çıktığına dikkat çekilmiştir. İlkel
toplumlar gelişmiş kültürlere geçerken inançlarının
güç ve yetenek hiyerarşisine dayalı yapılanmalardan
etkilendiği, meselâ Antik Yunan politeizminin şehir devletlerinde
geliştiği düşünülmektedir. Politeist dinlerde tanrıların birden çok ismi
olabilir ve her isim belirli bir rol, özellik ya da hikâyeyi ifade
edebilir. Antik Yunan ve Hint kültüründe tanrılar mitolojiye konu olacak
biçimde kişisel ve ulaşılabilir niteliklere bürünmüşken Antik Roma’da
mitolojik bir alt yapı bulunmamaktadır. Tanrılar sınırsız bilgiye ve
güce sahip değildir. Politeist dinlerde uzun bir zaman diliminde
kültürel etkileşimlerle gelişen ve bir hiyerarşiyle sıralanan tanrılar
vardır. Bunlar ilgili toplumlardaki sosyal ve siyasal hiyerarşiden
etkilenmiştir. Hinduizm’deki avatarlar gibi önem verilen bazı insanlar
zamanla tanrılaştırılmıştır. Bir kısım araştırmacılar, çok tanrılı
inancın kādir-i mutlak bir tanrıya inancı da (henoteizm: bir büyük tanrı
egemenliğindeki çok tanrıya inanma) içerebileceğini belirtirken
bazıları politeist dinlerdeki henoteist eğilimlerin monoteizme geçiş
süreci biçiminde görülebileceğine işaret etmişlerdir (ERE, X, 112-114;
Encyclopedia of Religion, XI, 7315-7319).
Eski Yunan filozofları
arasında iyiliklerin kaynağı olan bir ilâhî gerçeklikten bahsedildiği ve
âlemin ilâhî akılla yönetildiği yolunda bir inancın izleri bulunmakla
beraber o dönemde mitolojiyle gelişen çok tanrıcı dinin hâkim olduğu
bilinmektedir. Mısır’da çok tanrıcılık telakkisi yaygınken milâttan önce
XIV. yüzyılda firavun IV. Amonefis zamanında Aton isimli tek tanrı
inancı gelişmiş, diğer tanrılar ve onlara bağlı kültler dışlanmış, fakat
IV. Amonefis’in ölümünden sonra tekrar çok tanrıcılığa dönülmüştür
(a.g.e., IX, 6156-6157). Hinduizm’in Vedalar’ında çok tanrılı ve
natüralist bir inanç sistemi vardı; sonraki kutsal kitapların çoğu bu
politeizmi tek tanrı inancının sembolik anlatımı diye yorumlamıştır.
Upanişadlar’ın ortaya çıkışından itibaren Hinduizm tevhid inancına
yönelmiş, Vedalar’da önemsiz bir tanrı olan Brahma tek tanrı haline
gelmiştir. Ancak halk arasında Brahma, Vişnu, Şiva üçlüsünden oluşan
henoteist telakki etkinliğini sürdürmektedir. Esasen tek tanrıcı Hindu
eğilimi diğer tanrıları inkâr etmez. Buda’dan nakledilen iman ikrarında
tek Tanrı’dan bahsedilmemekle birlikte inkâr cihetine de gidilmez. Ancak
Buda’nın ilgi odağı haline gelmesi onun tanrılaştırılmasına yol
açmıştır. Yayıldığı yerlerde birçok din ve inançla karışan Budizm
çeşitli ülkelerde ayrıntılarda farklı tanrı anlayışlarına sahip
olmuştur. Genelde Mahayana Budizmi’nde budaların ve bodisatvaların
çokluğuna inanılır, fakat bazı ekollerde budalardan birinin öne
çıkarılarak ibadet edilen ulu varlık haline getirildiği görülür.
Mahayana Budizmi’nde tanrı kavramı ilk prensip olarak kabul edilir.
Vajrayana Budizmi’nde Büyük Güneş Budası ile beraber diğer ilâhî
varlıkların mevcudiyeti söz konusudur. Budizm’de monist bir tanrı
anlayışı bulunuyorsa da belirgin bir tevhid inancından bahsedilemez
(a.g.e., IX, 6157).
Çok tanrılı dinlerde ilâhî varlıkları temsil
ettiğine inanılan obje ve figürlere tapınmaktan ibaret olan putperestlik
de şirk kavramı içinde yer alır. Yunanca “eidolon” (put) ve latreia
(tapınma) kelimelerinden türetilen “idolatry” ile Latince “pagan”dan
(köylü, taşralı) türeyen “paganizm” (paganisme) ile ifade edilen
putperestlik “sûret ve temsillere yanlış sebeplerle değer verme veya
tâzimde bulunma” şeklinde tanımlanır (Barfield, s. 110-111). İslâm
kaynaklarına göre putperestlik Hz. Nûh döneminde başlamış, Âd ve Semûd
kavimleriyle sürmüştür (Zemahşerî, IV, 164). Hz. İbrâhim putperest
kavmiyle mücadele etmiş, fakat putperestlik geleneği onun soyundan
gelenler ve başta Harrânîler (Keldânîler/Nabatîler) olmak üzere diğer
milletlerde devam etmiştir. Putperestliğin sebepleri arasında,
insanların tevhid inancını koruyamamaları ve putların tanrı ile
kendileri arasında şefaatçi olacağı gibi dinî faktörler yanında
sosyokültürel faktörler üzerinde de durulmuştur (Encyclopedia of
Religion, VII, 4356-4365).
Tanrılarla insanlar arasında aracı
konumunda bir varlığın bulunduğu inancı çeşitli dinlerde yer almış,
ancak insanlar melek, şeytan, cin ve ataların ruhları gibi görülemeyen
tabiat üstü varlıklara da ilâhlık nisbet ederek şirke düşmüştür. Kişi
ile tanrılar arasındaki ilişkiyi semavî dinlerden farklı biçimde kuran
politeist dinlerin bazıları meleklerin fonksiyonunu yerel tanrılar
şeklinde algıladıkları varlıklara vermişlerdir (DB2, s. 32-33; ER, I,
282-283). Bazı dinlerde fonksiyonları birbirine karıştırılan tabiat üstü
varlıklar tanrı olarak algılanmıştır. Batı dillerinde görülen “cin”
anlamındaki “demon” kelimesi, tanrı ile insan arasında vasıta olan yarı
tanrı bir varlık biçiminde Ortaçağ sonlarının Latince’si yoluyla Yunanca
“daimon”dan gelmiştir. Greko-Romen döneminin sonlarında daimon Latince
“genius” gibi yarı tanrı, yarı insan yahut ikinci dereceden ruhlar için
kullanılmıştır. Hintliler melek ve cin kavramlarını birbirine
karıştırmış, insanlara iyilik yapan yarı tanrı melek anlayışını
benimsemiştir. İslâm dininde ise Allah, melek, şeytan, cin ve
peygamberlerin nitelikleri ve fonksiyonları kesin biçimde belirlenmiştir
(Encyclopedia of Religion, IV, 2275-2282).
Hz. Mûsâ’ya verilen
on emirde, “Benden başka tanrın olmayacak; kendine yukarıda gökyüzünde
ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put
yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın”
şeklinde yer alan ifade (Çıkış, 20/3-5) Yahudiliğin tevhid inancına
dayandığını kanıtlamaktadır. Bununla birlikte Tevrat’taki tek Tanrı
inancının evrensel bir monoteizm mi yoksa İsrâil kavmine ait millî bir
Tanrı anlayışı mı olduğu konusu tartışılmıştır. İsrâiloğulları’nın
başlangıçtan itibaren monoteist bir inancı benimsediği görüşüne rağmen
eski İsrâil dininin ilk döneminde çok tanrılı inanç hâkim iken sonraları
başka tanrıların varlığını tanıyan, fakat onların üzerinde ve sadece
İsrâiloğulları’nın ibadet etmekle yükümlü kılındığı bir tür millî tanrı
telakkisinin ve nihayet İsrâil peygamberleri tarafından tebliğ edilen
tevhid inancının hâkim olduğu dönemlere geçildiği tezi de ileri
sürülmüştür. Bazı sapmalara rağmen İsrâil için gerçek anlamda tek
yaratıcı, vahyedici ve yargılayıcı tanrı fikri Tanah literatüründeki
temel anlayış olmuştur. Tek tanrı inancının İsrâiloğulları arasında tam
benimsendiği ve yaygın hale geldiği dönem sürgün sonrasına
rastlamaktadır. Yahudiliğin ilk âmentüsünü ortaya koyma girişiminde
bulunan Philo ile Ortaçağ yahudi düşünürlerinden Saîd b. Yûsuf
el-Feyyûmî’nin tevhid anlayışına vurgu yapmasının yanı sıra yahudi
düşünürü İbn Meymûn on üç maddelik iman esasının ilk beşinde Tanrı’nın
yaratıcı, tek, cisimsiz, ilk ve son oluşuna ve ibadetin yalnızca O’nun
için yapılmasına yönelik bir imanı şart koşmuştur. Günümüzde geleneksel
veya Ortodoks Yahudilik, İbn Meymûn’un inanç esasları üzerine temellenen
Tanrı anlayışını büyük ölçüde devam ettirirken diğer modern yahudi
mezheplerinde yaratıcı ve yaşayan Tanrı inancından panteist ve tabiatçı
Tanrı fikrine uzanan değişik anlayışlar benimsenmiştir (Gürkan, s.
76-85; Jacobs, s. 291-298; Encyclopedia of Religion, IX, 6157-6158;
Encyclopaedia Judaice, XIV, 448-450).
On emirde İsrâiloğulları’na
Rab Yahve’den başka Tanrı edinmeleri, Tanrı’yı yaratıklara benzeterek
putunu yapmaları ve o putlara tapınmaları yasaklanmıştır (Çıkış, 20/3-5;
ayrıca bk. Levililer, 26/1;
[ŞİRK - Mustafa Sinanoğlu]
Tesniye,
4/15-19, 5/6-9). Mûsâ, kendisinden sonra başka milletlerin etkisinde
kalarak putlara tapmamaları konusunda kavmini uyarmış (Tesniye, 7/1-5),
onun ardından Yeşu (Yeşu, 24/14-15) ve sonraki peygamberler bu tür
uyarıları sürdürmelerine rağmen İsrâiloğulları, başta Ken‘ânîler olmak
üzere karşılaştıkları milletlerin etkisinde kalıp ibadetlerine bazan
putperest unsurlar karıştırmış (Hâkimler, 3/5-6, 7/1-13, 8/22-27; krş.
el-A‘râf 7/138-140; Fahreddin er-Râzî, XIV, 222-224), zaman zaman başka
milletlerin tanrılarına, güneşe, aya, Baal ve Astarte gibi şeylere
tapmışlardır (Hâkimler, 10/6; I. Samuel, 7/4, 12/10; I. Krallar, 11/7,
33; II. Krallar, 17/30-31, 21/1-9, 23/4-14; Yeremya, 2/8, 7/9; Amos,
5/26; Y. Leibowitz, s. 445-449). Yahudilik’te melek, cin ve şeytan
inancının mahiyeti Bâbil sürgünü öncesi ve sonrası devirlerde
Mezopotamya, Ken‘an ve İran kültüründen etkilenerek dönemlere bağlı
farklılıklar göstermiştir.
Hıristiyanlığın tanrı inancı monoteist
kaynaklı olup hıristiyan teologlar dinlerini aynı nitelikte görmekte,
baba, oğul, Rûhulkudüs’ten oluşan klasik teslîs doktrinini monoteist
bakış açısıyla yorumlamaktadır. Ancak bu üç kavrama başvurmadan
Hıristiyanlık’taki Tanrı inancını açıklamak mümkün değildir. Kilise
Tanrı kavramını bir sır diye kabul etmekte ve bu konudaki açıklamaları
daha çok sembolik bir dille yapmaktadır. Yeni Ahid’deki Tanrı tasviri
yahudi anlayışından farklı değildir. Yeni Ahid’de ne Îsâ’nın Tanrı
olduğuna ne de teslîse ait bir iz vardır. İlk dönemde kilisedeki yahudi
kökenli Tanrı inancı, yaklaşık I. yüzyılın sonuna doğru Yeni Eflâtuncu
felsefenin etkisi ve Yunan-Roma kökenli insanları hıristiyanlaştırma
amacının sonucunda şekil değiştirmeye başlamıştır. Böylece Tanrı kavramı
biri teslîs, diğeri Tanrı’nın enkarnasyonu olarak Îsâ figürü ile
ilişkilendirilmiştir. Yuhanna İncili’nde ilâhî kelâmla Tanrı fikrinin iç
içe bulunduğuna bakılırsa Îsâ’nın tanrısal konuma yükseltilmesi daha
önce gerçekleşmiştir. Tanrı’nın bedenleşmiş olabileceği fikrine ait en
erken metinlerden biri Filipililer’e Mektup’ta görülür (2/6-11). IV.
yüzyıla gelindiğinde kilise, teslîse dayalı bir Tanrı anlayışını ve
Îsâ’nın Tanrı’dan bir parça halinde yeryüzünde cisimleşmiş olduğunu
kabul etmişti. Kilise teslîs fikrinin politeizme yol açmasını engellemek
için teslîsteki üç unsurun mahiyetini onların birliğinden teşekkül eden
tek Tanrı’nın mahiyetinden ayırt etme ihtiyacını duymuştur. Buna göre
Tanrı’da hem tek bir tabiat (mia ousia) hem de üç kişilik (treis
hupostaseis) mevcuttur (New Catholic Encyclopedia, VI, 270-280; XIV,
189-201). Putperestliğe Yeni Ahid metinlerinde sıkça değinilmektedir.
Galatyalılar’a Mektup’ta (4/8) hiçbir gerçekliği olmayan putperest
tanrılarının ortak yönüne temas edilmiş, Korintoslular’a Birinci
Mektup’ta (10/19-20) putlara kurban sunanların aslında cinlere kurban
sunmuş oldukları belirtilmiştir. Pavlus putperestliği ağır bir günah
diye kabul etmiş (Korintoslular’a Birinci Mektup, 5/10-11, 6/9, 10/7,
14; Galatyalılar, 5/20; Efesoslular, 5/5; Koloseliler, 3/5), Petrus’un
Birinci Mektubu’nda (4/3) hıristiyanların putlara ibadeti reddetmeleri
gerektiğinden söz edilmiştir. Hıristiyanlığın özellikle Roma
İmparatorluğu’na bağlı vilâyetlerde hızla yayılışı kiliseyi pagan
kültlerine karşı açık bir tavır almaya sevketmiştir (Encyclopedia of
Religion, VII, 4356-4365). Hıristiyanlık tarihinde ikona olarak
adlandırılan aziz ve azize resim ve tasvirlerine tâzim konusu
putperestlik tehlikesi taşıdığından hıristiyan din adamları arasında
tartışılmış ve kiliselerden ikona, resim ve heykellerin kaldırılması
mücadelesinin verildiği ikona karşıtı bir dönem yaşanmıştır. Aralarında
çeşitli farklılıklar olsa da Katolik ve Ortodoks mezhepleri II. İznik
Konsili’nde alınan karar gereğince ikonalara saygı göstermekte,
Protestanlar ise kiliselerdeki resimler karşısında daha ihtiyatlı
davranmaktadır. Hıristiyanlık’ta melek, cin ve şeytan anlayışları
fonksiyonları itibariyle birbirine karıştırılmış ve Yahudilik,
Maniheizm, gnostisizm, Greko-Romen düşüncesi, yahudi apokrif ve
apokaliptik geleneklerinin tesiriyle mahiyetleri şekillenmiş olmakla
beraber bu varlıklara Tanrı’ya eş koşulacak bir ilâhlık nisbet
edilmemiştir.
İslâm’a Göre Şirk. Kur’ân-ı Kerîm’de şirk kavramı
aynı kökten türeyen isim ve fiillerle birçok âyette geçmektedir.
“Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyyetine ortak tanıma” anlamındaki şirkin muhtevası
Kur’an’da “küf’/küfüv” (denk, benzer), “misl” (eş, benzer), “velî/vâlî”
(dost, efendi), “nid” (özünde benzeri), “şefî‘” (şefaatçi) ve “şehîd”
(yardımcı, lehte şahitlik yapan) kelimeleriyle ifade edilmiştir (M. F.
Abdülbâkī, el-MuǾcem; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât; Lisânü’l-ǾArab,
“şrk”, “kfǿ”, “mŝl”, “vly”, “ndd”, “şfǾ”, “şhd” md.leri). Kur’an’da
Allah’ın varlığı ve birliği inancının birçok âyette açıkça ifade
edilmenin yanı sıra herhangi bir varlığın O’nun ulûhiyyetine ortak
koşulmaması, sadece O’na kulluk edilmesi, ancak O’ndan yardım istenmesi
ve O’na sığınılması (er-Ra‘d 13/36; el-Kehf 18/110; el-Cin 72/20),
şefaatin ancak Allah’tan beklenmesi ve O’nun izniyle gerçekleşeceğine
inanılması (el-Bakara 2/255; Yûnus 10/3; ez-Zümer 39/44)
emredilmektedir. Câhiliye Arapları’nda belirtilerine rastlandığı gibi
müşrikler ay, güneş ve yıldızlar gibi gök cisimlerine ulûhiyyet nisbet
etmişlerdir (Cevâd Ali, VI, 50-61). Kur’an’da ise sözü edilen varlıklar
ve oluşumların Allah’ın varlığını ve birliğini kanıtlayan belgelerden
sayıldığı, bu varlıklara değil onları yaratan ve yöneten Allah’a secde
etmenin gerektiği bildirilmiştir (Fussılet 41/37). Müşrikler duyularla
idrak edilemeyen cin ve melek gibi varlıklara da ulûhiyyet izâfe etmiş,
bunları Allah’a ortak koşmuş, O’na oğullar ve kızlar nisbet etmiştir
(a.g.e., VI, 706-724). Kurân-ı Kerîm, Cenâb-ı Hakk’ın bu vasıflardan
münezzeh olduğunu bildirmiştir (el-En‘âm 6/100-101). Müşriklerin
ulûhiyyet nisbet edip tapındıkları varlıkları cismen temsil eden putlar
da şiddetle reddedilmiştir. Kur’an’da Hz. Nûh’un kavmine ve Câhiliye
Arapları’na ait bazı putların isimleri anıldıktan başka (en-Necm
53/19-20; Nûh 71/23) genel anlamda putlar için “ilâh, sanem, vesen,
timsâl (heykel), ünsâ” (dişi, güçsüz) gibi kelimeler kullanılmıştır (M.
F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “elh”, “śnm”, “vŝn”, “mŝl”, “enŝ” md.leri).
Onların Allah’a ortak koştukları putlar kimseye faydası veya zararı
dokunmayan (meselâ bk. el-Mâide 5/76; Yûnus 10/18, 106), hiçbir şey
yaratmayan ve kendileri yaratılmış olan (el-A‘râf 7/191-192),
kendilerine bile fayda veya zarar veremeyen (er-Ra‘d 13/16), yaşatmaya
ve hayata son vermeye, ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri
yetmeyen (el-Furkān 25/3), hepsi bir araya gelse bir sinek bile
yaratamayan, hatta sineğin kendilerinden kaptığı bir şeyi geri
alamayacak kadar âciz varlıklar (el-Hac 22/73) diye nitelenir. Müşrikler
putlara kendilerini Allah’a yaklaştırmaları (ez-Zümer 39/3), Allah
katında şefaatçi olmaları (Yûnus 10/18) için taptıklarını ve atalarının
da aynı yolu izlediğini söylüyordu (en-Nahl 16/35; ez-Zuhruf 43/20-22).
Müşriklerin durumunun tasvir edildiği âyetlerde şirkin küfür olduğu
belirtilmekte (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/151); Ehl-i kitap, Sâbiîler,
Mecûsîler ve müşrikler küfre düşen gruplar diye sıralanmaktadır (el-Hac
22/17; el-Beyyine 98/1, 6). Yahudilerin Üzeyr’i, hıristiyanların Mesîh’i
Allah’ın oğlu saymaları (et-Tevbe 9/30) ve Mesîh’e ulûhiyyet nisbet
etmeleri küfür olarak nitelendirildiği gibi Hz. Îsâ’nın kavmini sadece
Allah’a kulluk etmeye davet ettiği ve O’na ortak koşanlara
cilt: 39; sayfa: 196
[ŞİRK - Mustafa Sinanoğlu]
cennetin
haram kılınacağı yönünde uyardığı belirtilmek suretiyle (el-Mâide 5/72)
bu tür inançların şirk niteliği taşıdığına ve zevcesi olmayan yüce
yaratıcıya evlât nisbet etmenin aklıselim ile bağdaşmadığına dikkat
çekilir (el-En‘âm 6/101). Kur’an’da müşriklerin atalarını taklit ederek
akıllarını kullanmamaları, zannî bilgilerle hareket etmeleri, yalan
söylemeleri (Yûnus 10/66; ez-Zümer 39/60), peygamberlerle ve inananlarla
alay etmeleri (Hûd 11/38; Yâsîn 36/30), kendilerine yapılan tebliğe
karşı büyüklük taslamaları (es-Sâffât 37/35; el-Câsiye 45/8-11),
eleştirildikleri konularda atalarını taklit etmeyi mazeret göstermeleri
(el-Bakara 2/170-171; Lokmân 31/21) gibi hususlar onların
sosyopsikolojik özellikleri şeklinde belirginleşmektedir. Kur’an’a göre
şirk Allah’ın asla bağışlamayacağı en büyük günah, doğru yoldan sapma
(en-Nisâ 4/48, 116) ve büyük bir zulümdür (Lokmân 31/13).
Şirk
hadis kaynaklarında da genişçe yer almaktadır. Wensinck’in
el-MuǾcem’inde yirmi sütunluk bir hacme ulaşan kaynakların özellikle
iman bölümlerinde şirke çok sayıda atıf yapılmaktadır. Çeşitli
rivayetlerde şirk sayılan inanç ve telakkiler, müşrikin vasıfları ve
âhiret hayatındaki durumları açıklanmakta, iman en üstün itaat, şirk ise
en büyük günah diye nitelendirilmektedir (Buhârî, “Edeb”, 6; Müslim,
“Îmân”, 36, 37; Tirmizî, “Tefsîr”, 18; Nesâî, “Taĥrîm”, 4). Hadislerde
amellerine Allah’tan başkasını ortak eden kişinin şirkiyle baş başa
kalacağı (Müslim, “Zühd”, 46), Cenâb-ı Hakk’ın kulları üzerindeki
hakkının ortak koşmadan sadece O’na ibadette bulunmaktan ibaret olduğu
belirtilmiştir (Müslim, “Îmân”, 49, 50). Hz. Peygamber, müşrik bir
toplumda tevhid inancını yerleştirmeye çalıştığı için tevhide aykırı
inançlara yol açabileceği kaygısıyla ilk dönemlerde kabir ziyaretini
bile yasaklamış, daha sonra kabirlerin ziyaret edilip muhafaza altına
alınmasını tavsiye etmekle beraber buraların ibadet yeri haline
getirilmesini menetmiştir (Ebû Dâvûd, “Cenâǿiz”, 68; bk. Wensinck,
Miftâĥu künûzi’s-sünne, “ķubûr” md.). Bir hadiste Allah’tan başka
herhangi bir şey üzerine yemin edilmesinin şirk sayıldığı da
belirtilmiştir (Müsned, I, 47). Resûlullah, Hz. Ömer’in Câhiliye’den
kalma bir alışkanlıkla babasının adına yemin ettiğini duyunca, “Allah
atalarınız adına yemin etmenizi yasaklamıştır; yemin edecek kimse Allah
adına yemin etmeli veya susmalıdır” demiştir (Tirmizî, “Nüźûr”, 8).
Naslardan çıkarılan inanç prensiplerine göre Allah’tan başka en çok
saygı gösterilecek varlık Hz. Muhammed’dir. Kur’an’da Allah’ı sevme ve
affına mazhar olma yolunun Resûlullah’a uymaktan geçtiği (Âl-i İmrân
3/31-32), Peygamber’e itaat etmenin Allah’a itaat anlamına geldiği ifade
edilmiş (en-Nisâ 4/80) ve Peygamber’de ilâhî hiçbir özelliğin
bulunmadığı vurgulanmıştır (Âl-i İmrân 3/79-80; el-Mâide 5/116-117;
el-Kehf 18/110). Hîre halkının kendi liderlerine secde ettiklerini gören
Kays b. Sa‘d, Resûlullah’ın secde edilmeye daha lâyık olduğunu düşünüp
bunu kendisine teklif etmiş, o da Allah’tan başkasına secde
edilemeyeceğini belirterek kendisine secde edilmesini kesinlikle
yasaklamıştır (Ebû Dâvûd, “Nikâĥ”, 40). Konuyla ilgili bir hadiste de
şöyle denilmektedir: “Hıristiyanların Meryem oğlu Îsâ’yı insan üstü
niteliklerle övdüğü gibi siz de beni övmeyin. Ben sadece Allah’ın bir
kuluyum. Benim için Allah’ın kulu ve resulü deyin” (Müsned, I, 23, 24,
47, 55; Buhârî, “Enbiyâǿ”, 48; Dârimî, “Riķāķ”, 68). Hadislerde müşrik
kadınlarla evlenilmesi yasaklanırken müşrik olsalar da ebeveynin ziyaret
edilmesi istenmiştir (Buhârî, “Nikâĥ”, 24; “Edeb”, 7). Hz. Peygamber,
ümmeti hakkında doğrudan Allah’a ortak koşulması şeklindeki açık şirkten
değil (Müslim, “Feżâǿil”, 30) ibadetleri başkalarına hoş görünmek için
(riya) yapmaktan ibaret olan gizli şirkten korktuğunu belirtmiştir
(Müsned, IV, 403; V, 428; İbn Mâce, “Zühd”, 21).
Şirk İslâm
âlimlerinin üzerinde en çok durduğu konulardan biridir. İslâmiyet’te
dinî hayatın bütün yönleri kişiye vicdan özgürlüğü kazandıran tevhid
inancına göre anlam ve değer kazanır. Şirk bir tür küfür olması
sebebiyle ferdi söz konusu anlam ve değerlerden uzaklaştıran, inananları
dinî ve dünyevî bütün haklardan mahrum bırakan belirleyici bir
etkendir. Şirk ile küfür birbirine yakın kavramlardır. Ebû Hanîfe’ye
göre küfrün kapsamı daha geniş olup her şirk küfürdür, fakat her küfür
şirk değildir (İbn Hazm, III, 222). Şirkin ulûhiyyetinde ve fiillerinde
Allah’ın ortağı bulunduğuna inanmak, küfrün ise Allah’ı doğrudan inkâr
etmek olduğuna dikkat çeken Eş‘arî de her kâfirin müşrik sayılmadığını
belirtmiştir (İbn Fûrek, s. 156, 160). Mâtürîdî, Allah’ın bir başka
varlığın kendisine ortak koşulmasını haram kıldığını ifade eden âyeti
açıklarken (el-En‘âm 6/151) şirkin aklen de imkânsız olduğunu, akıl
sahiplerinin Allah’ın birliğine ve O’nun bilgisine ulaşmaları
gerektiğini belirtmiştir. Allah Teâlâ’nın varlıkların sûretlerini en
güzel biçimde yarattığını ve düzenlediğini bilen akıl sahiplerinin
O’ndan başka bir varlığın bunu gerçekleştiremeyeceğini, bu konuda O’na
ortak olamayacağını ve O’nun diğer lutuf ve nimetlerini de düşünüp
ulûhiyyet ve rubûbiyyette başka bir varlığı Allah’a ortak
koşamayacağını, bu sebeple şirkin hem akıl bakımından hem nas yoluyla
haram olduğunu belirtir (Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, V, 251-252). Şirk ve küfrün
aynı mânaya geldiğini kabul edenler de vardır (Râgıb el-İsfahânî,
el-Müfredât, “şrk” md.; İbn Hazm, III, 222).
Âlimler şirkin
konusu, ortaya çıkışı ve şirke götüren yollar hakkında çeşitli görüşler
ileri sürmüştür. Râgıb el-İsfahânî şirki Allah’a ortak koşma (büyük
şirk) ve amellerde Allah’tan başka etkenleri göz önünde bulundurma
(küçük şirk) diye iki kısımda ele almıştır (el-Müfredât, “şrk” md.).
Fahreddin er-Râzî, Allah’tan başka dostlar edinenlerin yerildiği âyette
(el-Ankebût 29/41) “ilâhlar” değil “dostlar” (evliyâ) denilmesinin
sadece açık şirkin değil gizli şirkin de bâtıl olduğuna işaret
sayıldığını belirtir. Çünkü Allah’a başkasını da gözeterek ibadet eden
kimse Allah’ı değil gözettiği varlığı dost edinmiştir (Mefâtîĥu’l-ġayb,
XXV, 69). İbn Teymiyye şirki, erken dönemlerden itibaren İslâm
âlimlerinin tevhid inancını ulûhiyyet ve rubûbiyyet açısından ele
almalarına paralel olarak iki kısımda incelemiştir. 1. Ulûhiyyette şirk.
Allah’a ilâhlığında ortak koşmak, O’ndan başka bir varlıktan
gerçekleştirilmesi yaratılmışın gücünü aşan bir şey istemek demektir. Bu
tür şirk, “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz”
âyetinin yanı sıra (el-Fâtiha 1/4) İhlâs ve Kâfirûn sûreleriyle de
menedilmiştir. 2. Rubûbiyyette şirk. Allah’a rablığında ortak tanımak,
sıfat ve fiillerinde başka bir müdebbirin varlığını kabul etmektir. “De
ki: Allah’tan başka tanrı saydığınız şeylere el açıp istekte bulunun.
Onların göklerde de yerde de zerre kadar bir şeye sahip olmadıklarını
göreceksiniz. Evet onların buralarda hiçbir ortaklığı olmadığı gibi
Allah’ın da bunlardan oluşan herhangi bir yardımcısı yoktur” meâlindeki
âyette (Sebe’ 34/22) bu şirk ifade edilmektedir
(İķtiżâǿü’ś-śırâŧi’l-müstaķīm, II, 703-704).
Naslardan hareketle
hangi tür inanç ve davranışların şirke götüreceği konusu üzerinde de
durulmuştur. Kelâm âlimleri öncelikle Allah’ın varlığında ve zâtında,
sıfatlarında ve fiillerinde ulûhiyyeti ve rubûbiyyeti açısından
birliğini nasların yanında aklî delillerle de ispat etmeye çalışmış,
tevhide aykırı inanışları geniş anlamlı bir
cilt: 39; sayfa: 197
[ŞİRK - Mustafa Sinanoğlu]
kavram
olan şirk kelimesiyle ifade etmişlerdir. İslâm âlimleri kâinatı
birbirine zıt iki kadîm aslın yaratıp yönettiğini iddia eden Maniheizm,
Deysâniyye, Merkūniyye ve Mecûsîlik gibi düalist (seneviyye) inanç
gruplarının ulûhiyyet ve âlem anlayışlarını tevhid inancına aykırılığı
ve âlemin yoktan yaratılması konusundaki anlayışlarının çarpıklığı,
ayrıca tek yaratıcı yerine iki kadîm varlık anlayışının tutarsızlığı
bakımından ele alıp reddetmişlerdir (Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevĥîd, s.
239-268; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, V, 9-15, 22-35;
Şerĥu’l-Uśûli’l-ħamse, s. 277-278; Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd, IV,
39-42). Kur’an’da Ehl-i kitap ve müşrik ayırımı yapılmış olmakla beraber
(Âl-i İmrân 3/186; el-Hac 22/17; el-Beyyine 98/1, 6) yahudilerin
Üzeyr’i, hıristiyanların Mesîh’i Allah’ın oğlu diye benimsemeleri
(et-Tevbe 9/30), Mesîh’e ulûhiyyet nisbet etmeleri (el-Mâide 5/72) küfür
diye nitelendirilmekte, İslâm âlimleri tarafından zâ-tın hulûl ettiği
üç sıfatlı bir ilâh, üç unsur (ekānîm-i selâse) veya üç ilâh şeklinde
anlaşılabilen (krş. Taberî, VI, 313; Fahreddin er-Râzî, XI, 116) teslîs
inancı açıkça reddedilmektedir. Ehl-i kitabın bu inançlarının yanı sıra
Hz. Îsâ’nın kendi ulûhiyyetini hiçbir şekilde telkin etmediğini ve
kavmini Allah’a ortak koşmama yönünde uyardığını bildiren âyetler de
(el-Mâide 5/72, 116-117; el-En‘âm 6/101) dikkate alınarak Ehl-i
kitap’tan da şirkin sâdır olduğu belirtilmiştir (Kılavuz, İman-Küfür
Sınırı, s. 60). Hadis rivayetlerinde de Allah’ın kulu Îsâ’ya rubûbiyyet
nisbet edilmesinin şirk sayıldığı bildirilmiştir (Buhârî, “Ŧalâķ”, 18).
Hz. Peygamber, önceleri hıristiyan olan Adî b. Hâtim’den boynundaki
altın haçı çıkarıp atmasını istemiş ve konuyla ilgili âyeti (et-Tevbe
9/31) okuduktan sonra aslında yahudi ve hıristiyanların haham ve
rahiplerine tapınmadıklarını, fakat onlar kendilerine bir şeyi helâl
kılınca bunu helâl saydıklarını, haram kılınca da haram kabul
ettiklerini belirtmiştir (Tirmizî, “Tefsîr”, 9). Müşrikler ulûhiyyetin
tapındıkları putlara değil Allah’a ait olduğunu biliyor, fakat
kendilerini doğrudan Allah’a ibadet etmeye lâyık görmedikleri, O’na
karşı gereğince kulluk yapamadıkları için Allah’a yakınlaşıp şefaatte
bulunacaklarını umarak putlara tapmayı âdet ediniyordu. Müşrikler
atalarının da aynı şeyi yaptığını, dilemesi halinde Allah’ın buna engel
olabileceğini de ileri sürüyordu (en-Nahl 16/35; ez-Zuhruf 43/20).
Bunlar âhirete inanmadıklarından atalarının hatalı olmaları durumunda
dünya hayatında cezalandırılacaklarını düşünüyordu (Mâtürîdî,
Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, XII, 291-292). İslâm âlimleri, tabiatın işleyişini
sağlayan prensiplerin Allah’ın yaratmasıyla değil eşyanın kuruluşunda
bulunduğu veya evrenin yıldızlar tarafından yönetildiği, yıldızların
konum ve hareketlerine dayanıp gaybî bilgilere sahip olunabileceği
iddialarını da tevhid inancına aykırı bulmuştur (Mâtürîdî,
Kitâbü’t-Tevĥîd, s. 219-222; Bâkıllânî, s. 61-63). Şah Veliyyullah
ed-Dihlevî insanları şirke götüren inanç ve davranışları Allah’tan
başkasına secde etmek, arzu ve isteklerinin gerçekleşmesini başkasından
beklemek, Allah’tan başka bir varlığa dua etmek, din adamlarını rab
edinmek, putlara ve yıldızlara kurban kesmek, Allah’a ortak koşulan
varlıkları kız ve oğul sıfatıyla O’na nisbet etmek, Allah’tan başka bir
varlık adına yemin etmek, çocuklara Allah’tan başka bir mevcuda nisbetle
“şunun kulu” diye isim vermek, Allah’tan başka birinin rızası için
haccetmek, bazı varlıkları bulundukları mekânları yücelterek dinî amaçla
ziyaret etmek şeklinde sıralamıştır (Ĥüccetullāhi’l-bâliġa, s.
127-131). İzmirli İsmail Hakkı, İslâm âlimlerinin naslardan hareketle
şirk olarak nitelendirdikleri inanç biçimlerini beş kısma ayırmıştır. 1.
Şirk-i istiklâl (vasıtasız şirk). Mecûsîler’le düalist inanç
gruplarında görüldüğü gibi iki ilâhın varlığını kabul etmek. 2. Şirk-i
teb‘îz (kısmî şirk). Allah’ın birliğini kabul etmekle birlikte
Hıristiyanlık’taki teslîs inancı gibi ilâhlardan oluşan bir tanrı
inancını benimsemek. 3. Şirk-i takrîb. Allah’a yakınlık sağlamaları ve
O’nun katında şefaatçi olmaları için putlara ve heykellere tapınmak. 4.
Şirk-i taklîd. Câhiliye Arapları’nda olduğu gibi atalarını taklit ederek
putlara ve heykellere ilâh niteliği nisbet etmek. 5. Şirk-i esbâb.
Tabiat kanunlarının Allah’ın yaratmasıyla değil nesne ve olayların
doğalarının gereği olduğuna inanmak (Yeni İlm-i Kelâm, II, 102-103).
Şirkin zıddı olan tevhidin özü kâinatı yaratan ve idare eden varlığa
ulûhiyyet ve rubûbiyyette ortak koşmamaktan ibarettir. Şirk konusunda
aşırı sayılabilecek görüşleriyle tanınan Muhammed b. Abdülvehhâb, söz
konusu ana ilkeye ters düşen inanca büyük şirk dedikten sonra bu
çerçeveye girmeyen riya ile karışık ibadetler vb. davranışları da küçük
şirk diye nitelendirmiş, fakat doğurdukları olumsuz sonuçları büyük
şirke yaklaştırmak suretiyle aşırı bir sonuca ulaşmıştır.
İslâm
tarihinde müslümanlar arasında apaçık şirke düşen gruplar bulunmamakla
birlikte dolaylı şirk sayılan, tevhid inancını zedeleyerek şirke kapı
açan telakkilere rastlamak mümkündür. Bir müslümanın Allah’tan başka
varlıklara karşı duyacağı sevgi ve saygı yaratılmışlık sınırlarının
ötesine geçmemelidir. Naslardan çıkarılan ve müslümanlar tarafından
benimsenen inanç prensiplerine göre hiçbir insan peygamber derecesine
çıkamaz; peygamberlere bile insan üstü bir özellik nisbet edilemez;
sadece Allah’a gösterilebilecek tâzim ve hürmet başka hiçbir şey veya
kimseye gösterilmez. Başta peygamberler olmak üzere Allah katında makbul
olan sıddîklar, şehidler, sâlihler (en-Nisâ 4/69), insanların
hüsnüzanda bulundukları velîler, hatta meleklerden hiçbiri (en-Nisâ
4/172; Yûnus 10/62-64) aşkın olma özelliği taşımaz. Kutsiyetin mecazi
mânada da olsa insana izâfe edilmesi onda yaratılmışlık üstü güçlerin
veya niteliklerin varlığını akla getireceğinden sakıncalı bulunmuştur.
Mahiyetleri itibariyle değil müslümanların hayatındaki fonksiyonları ve
taşıdıkları hâtıralar bakımından bazı şeylere mecazi/itibarî bir
kutsiyet atfedilebilmektedir. Nitekim Hz. Ömer Hacerülesved için, “Senin
zararı veya faydası dokunmayan bir taş olduğunu biliyorum.
Resûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim” demiştir
(Buhârî, “Ĥac”, 50; Müslim, “Ĥac”, 248-251; ayrıca bk. Topaloğlu v.dğr.,
s. 90-110).
Şirke düşme sebeplerinin itikadî, psikolojik,
sosyolojik ve hatta ekonomik boyutları üzerinde durulmuştur. Şirkin en
önemli sebebi Allah’ın şanına yaraşır biçimde tanınamaması, tevhid
inancının gerektiği gibi benimsenememesi veya korunamamasıdır. Hz.
Âdem’le birlikte insan hayatının tevhid inancıyla başladığı, Allah
Teâlâ’nın insanı akıl gücüyle donattığı ve ona Allah’tan başka
tapınılacak ilâhın bulunmadığını bildiren peygamberler gönderdiği halde
tevhid inancını benimsemeyen gruplar zamanla düşünce tembelliğine
kapılmış, tabiatta meydana gelen olayların arkasındaki gerçek yaratıcı
ve idare ediciyi unutarak görünen tabiatı ve tabiat olaylarını kendi
kendinin sebepleri kabul etmiştir. Şirk cehaletin, aczin ve tembelliğin
eseri olup bir yönüyle insanın kendini aldatmasıdır (a.g.e., s. 90-92).
Birden çok tanrıya tapınanlar aslında o tanrıların üstünde yüce bir
tanrının bulunduğunu kabul eder, fakat putların kendilerini yüce tanrıya
yaklaştıracaklarına ve şefaatçileri olacaklarına inanırlar (Mâtürîdî,
Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, XII, 291-292). Dihlevî şirk konusuna psikolojik
açıdan yaklaşarak insanların
cilt: 39; sayfa: 198
[ŞİRK - Mustafa Sinanoğlu]
bazı
şahsiyetlerdeki farklı halleri olağan üstü imiş gibi algılayıp onlara
bir tür kutsiyet atfettiğini, zamanla ilâhî özelliklere sahip olduğuna
inanır hale geldiğini ve insana saygıda aşırıya kaçıp şirke düştüğünü
belirtir (Ĥüccetullāhi’l-bâliġa, s. 127). Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
bazı müşriklerde iftiranın, bazılarında sapkınlığın öne çıktığına dikkat
çekmiştir. Ona göre Ehl-i kitabın şirki sapkınlıktan çok iftira
niteliği taşırken diğerlerinin şirki iftiradan çok sapkınlığın eseridir.
Birincisi saygısızlıktan, ikincisi cehaletten kaynaklanmaktadır. Her
ikisi de tövbe edilmediği takdirde Allah tarafından affedilmeyecektir.
Şirkleri cehaletten kaynaklanan kimselerin ilmî ve aklî gelişmeyle
şirkten vazgeçmeleri mümkün iken şirkleri saygısızlıktan kaynaklanan
kişilerin ilmi arttıkça azgınlıklarının da artacağı ve iftiralarına
devam edeceklerini ifade eder (Hak Dini, III, 1467-1468). İnsanların
korku, şüphecilik, kibir, inat ve taklidin yanı sıra servet, makam ve
şöhret gibi dünya nimetlerini hayatın tek amacı haline getirmeleri ve
neticede şeytanın aldatıcı özendirmelerine kapılmaları da şirke
düşmelerinin önemli sebepleri arasında yer alır (İslâm’da İnanç İbadet
ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, IV, 1875-1877).
İslâm âlimleri
şirkle ilgili görüşlerini Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle Hz. Peygamber’in
hadislerine dayandırdığı için tefsir ve hadis literatürü iman ve küfür
konularıyla bağlantılı olarak şirk hususunda vazgeçilmez kaynaklardır.
Başta Kütüb-i Sitte olmak üzere hadis kaynaklarının özellikle iman ve
tevhid bölümlerinde şirke dair rivayetlere yer verilmiştir. II. (VIII.)
yüzyıldan itibaren kaleme alınan akaid metinlerinde tevhid inancı ve
büyük günah konuları çerçevesinde şirk de ele alınmıştır. Kelâm
kaynaklarında ulûhiyyet ve sem‘iyyât bahislerinin yanı sıra iman-küfür
konularının işlendiği bölümlerde şirk meselesine değinilmiştir. Ayrıca
“kitâbü’l-îmân” ve “kitâbü’t-tevhîd” türü eserlerde konu
incelenmektedir. İbn Teymiyye’nin ĶāǾidetün Ǿažîme fi’l-farķ beyne
Ǿibâdâti ehli’l-İslâm ve’l-îmân ve Ǿibâdâti ehli’ş-şirk ve’n-nifâķ (nşr.
Süleyman b. Sâlih el-Gusn, Riyad 1411), Abdullah b. Abdurrahman Ebû
Bâtın’ın el-Beyânü’l-ezher fi’l-farķı beyne’ş-şirki’l-ekber
ve’ş-şirki’l-aśġar (nşr. Muhammed Reşîd Rızâ, Kahire 1349), Yahyâ
Şâmî’nin eş-Şirkü’l-câhilî ve âlihetü’l-ǾArabi’l-maǾbûde ķable’l-İslâm
(Beyrut 1986), Ahmed b. Muhammed el-Kudûrî’nin eş-Şirk ve mežâhiruh
(Medine 1992), Zekeriyyâ Abdürrezzâk el-Mısrî’nin Ehemmiyyetü’t-tevĥîd
ve ħaŧarü’ş-şirk (Beyrut 1415/1994), Ebû Bekir Muhammed Zekeriyyâ’nın
eş-Şirk fi’l-ķadîm ve’l-ĥadîŝ (Riyad 1421/2000), Mübârek b. Muhammed
el-Mîlî’nin Risâletü’ş-Şirk ve mežâhirihî (Beyrut 2000) adlı eserleri
şirk konusunu müstakil olarak ele almaktadır. Salih Gürdal’ın Tevhid ve
Şirk (İstanbul 1983), Nadim Macit’in Kur’an ve Hadise Göre Şirk ve
Müşrik Toplum (Konya 1992), Mehmed Alagaş’ın 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk
(İzmir 1995), Hamdi Kalyoncu’nun Yeryüzü Tanrıları: Şirk Psikolojisi de
(İstanbul 2000) şirkle ilgili eserler arasında sayılabilir. Muhammed
Bilgin, Kur’an’a Göre Şirk ve Müşrikler adıyla bir doktora tezi
hazırlamıştır (1992, UÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü). Konuyla ilgili bazı
makaleler de şöylece sıralanabilir: Ekrem Sarıkçıoğlu, “Kur’an’a Göre
Müşrikler ve Putperestler” (İslâmî Araştırmalar Dergisi, sy. 1 [1986],
s. 26-32); Shabbir Akhtar, “Faust and the New Idolaters: Reflections on
Shirk” (Islam and Christian Muslim Relations, I [1990], s. 252-260);
Gerald R. Hawting, “Širk and Idolatry in Monotheist Polemik” (IOS, XVII
[1997], s. 107-126); Pavel Pavlovitch, “Early Origins of the Term Širk:
About an Equalitarian Conception During the Ğāhiliyya” (The Arabist, sy.
21-22 [Budapest 1999], s. 3-13); Cihad Tunç, “Şirk ve Günah Problemi”
(Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 11 [2001], s.
29-35); Talip Türcan, “Klasik İslâm Hukuk Doktrininde Şirk Kavramının
Algılanma Biçimi ve Hukukî Düzenlemelere Etkisi” (Dinî Araştırmalar
Dergisi, V/14 [2002], s. 17-34); Patricia Crone, “How did the Quranic
Pagans Maka a Living?” (BSOAS, LXVIII [2005], s. 387-399).
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb
el-İsfahânî, el-Müfredât, “elh”, “śnm”, “vŝn”, “enŝ” md.leri; Wensinck,
el-MuǾcem, “şrk” md.; a.mlf., Miftâĥu künûzi’s-sünne, “şirk” md.;
Müsned, I, 23, 24, 47, 55,135; II, 69; IV, 403; V, 428; VI, 240; Buhârî,
“Îmân”, 23, “Enbiyâǿ”, 41, “Nüźûr ve’l-eymân”, 19, “Cenâǿiz”, 1;
Müslim, “Îmân”, 152, 197; İbn Mâce, “İķāmet”, 191; Ebû Dâvûd, “Fiten”,
6; Tirmizî, “Nüźûr ve’l-eymân”, 9; Nesâî, “Eymân ve’n-nüźûr”, 4,
“Cenâǿiz”, 102; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (Bulak), VI, 313; Mâtürîdî,
Kitâbü’t-Tevĥîd (nşr. Bekir Topaloğlu - Muhammed Aruçi), Ankara
1423/2003, s. 37-47, 219-222, 239-268, 521, 540; a.mlf.,
Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. Ertuğrul Boynukalın), İstanbul 2006, V,
251-252; XII (nşr. Mustafa Yavuz), İstanbul 2008, s. 291-292; Bâkıllânî,
et-Temhîd (Ebû Rîde), s. 61-63; İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maķālât, s. 156,
160; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, V, 9-15, 22-35; a.mlf.,
Şerĥu’l-Uśûli’l-ħamse, s. 277-278; İbn Hazm, el-Faśl, III, 222;
Zemahşerî, el-Keşşâf (Kahire), IV, 164; Fahreddin er-Râzî,
Mefâtîĥu’l-ġayb, XI, 116; XIV, 222-224; XXV, 69; Takıyyüddin İbn
Teymiyye, İķtiżâǿü’ś-śırâŧi’l-müstaķīm (nşr. Nâsır b. Abdülkerîm
el-Akl), Riyad 1404, II, 703-704; Teftâzânî, Şerĥu’l-ǾAķāǿid (nşr. M.
Adnân Dervîş), Beyrut 1411/1991, s. 179-180; a.mlf., Şerĥu’l-Maķāśıd
(nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut 1409/1989, IV, 39-42; Şah Veliyyullah
ed-Dihlevî, Ĥüccetullāhi’l-bâliġa (nşr. Seyyid Sâbık), Kahire, ts.
(Dârü’l-kütübi’l-hadîse), s. 127-131; Muhammed b. Abdülvehhâb,
Kitâbü’t-Tevĥîd, Medine 1413, tür.yer.; İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, II,
102-103; Elmalılı, Hak Dini, III, 1467-1468; A. Jeffery, “Angel”, DB2,
s. 32-33; Cevâd Ali, el-Mufaśśal, VI, 50-61, 706-724; Ahmed Saim
Kılavuz, İman-Küfür Sınırı, İstanbul 1982, s. 60-62; a.mlf., “Şirk”,
İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi (ed. İbrahim Kâfi
Dönmez), İstanbul 2006, IV, 1875-1877; O. Barfield, Saving the
Appearances: A Study in Idolatry, Middletown 1988, s. 110-111; Bekir
Topaloğlu v.dğr., İslâm’da İnanç Esasları, İstanbul 2002, s. 90-110;
Salime L. Gürkan, Yahudilik, İstanbul 2008, s. 76-85; L. Jacobs, “God”,
20th Century Jewish Religious Thought (ed. A. A. Cohen - P.
Mendes-Flohr), Philadelphia 2009, s. 291-298; Y. Leibowitz, “Idolatry”,
a.e., s. 445-449; D. Gimaret, “Ѕћirk”, EI² (İng.), IX, 484-486; M. A.
Hoonhout, “God”, New Catholic Encyclopedia, Washington 1967, VI,
270-280; R. L. Richard - J. Hill, “Trinity, Holy”, a.e., XIV, 189-201;
A. E. Garvie, “Polytheism”, ERE, X, 112-114; A. Coudert, “Angels”, ER,
I, 282-283; W. Stephens, “Demos: An Overview”, Encyclopedia of Religion
(ed. L. Jones), Detroit 2005, IV, 2275-2282; J. Rise, “Idolatry”, a.e.,
VII, 4356-4365; T. M. Ludwig, “Monotheism”, a.e., IX, 6156-6158; R. J.
Zwi Werblowsky, “Polytheism”, a.e., XI, 7315-7319; M. H. Vogel,
“Monotheism”, Encyclopaedia Judaica, Detroit 2007, XIV, 448-450.
Mustafa Sinanoğlu