31 Temmuz 2017 Pazartesi

MAM EBÛ HANÎFE ve ALLAH TEÂLÂ’NIN CİHET VE MEKÂNDAN TENZİHİ



MAM EBÛ HANÎFE ve ALLAH TEÂLÂ’NIN CİHET VE MEKÂNDAN TENZİHİ
Bu makale Ebubekir Sifil Hoca'nın, Vahdet Gazetesi'nde -aynı başlıkla- seri olarak yazdığı 4 makaleden oluşmaktadır.

Soru: İmam-ı A’zam’ın Allah’ın gökte olduğunu söylediği, Allah gökte değildir diyenleri tekfir ettiği naklediliyor, doğru mu? Doğruysa Allah mekândan münezzehtir sözü Ehl-i Sünnet’e ait bir inancı yansıtmıyor demektir. Ya da İmam-ı A’zam’ın Ehl-i Sünnet olmadığını söylememiz gerekir. Doğrusu nedir?
Cevap:
İmam Ebû Hanîfe’nin, Allah Teala’nın gökte olmadığını söyleyenin ya da Allah Teala’nın gökte olduğunu inkâr edenin kâfir olduğunu söylediği, itikadda Selef çizgisini takip ettiğini söyleyen pek çok kimse tarafından iddia edilmiştir/edilmektedir. Bu, ya cehaletten ya da bilerek saptırma gayretinden kaynaklanan vahim bir hatadır. Konu hakkında farklı eserlerinde söylediklerini bir bütün olarak ele almadan İmam’ın bu bağlamda ne dediğini ortaya koymak mümkün değildir. Onun, ilgili ifadelerinin bir kısmını cımbızlayarak varılan bu tarz neticeler, onun tavrını yansıtmaktan kesinlikle uzaktır.
İmam Ebû Hanîfe’nin konu hakkında farklı eserlerinde yer alan ifadeleri, Beyâzîzâde tarafından el-Usûlu’l-Münîfe‘de bir araya getirilmiştir.(1) Önce o ifadeleri toplu halde görelim:
“el-Fıkhu’l-Ekber‘de şöyle demiştir: “Allah, mahlukların sıfatlarıyla tavsif edilmez.”(…)
El-Vasıyye‘de şöyle demiştir: “Allah, ihtiyaç duymaksızın ve üzerine yerleşmeksizin Arş‘a istiva etmiştir.”(…)
“el-Vasıyye‘de şöyle demiştir: “O (Allah Teala) ihtiyacı olmaksızın Arş‘ı da Arş‘ın dışındaki mahlukları da koruyandır. Eğer muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi (olur), alemi yaratmaya ve yönetmeye muktedir olamazdı. Eğer (Arş‘ın üzerine) “oturma”ya ve “yerleşme”ye muhtaç olsaydı, (böyle düşünenlere) Arş‘ı yaratmadan önce neredeydi (diye sorarız)? Allah Teala uluvv ve büyüklükle bundan yüce (ve münezzeh)dir.”
“el-Fıkhu’l-Ebsat‘ta şunları söylemiştir: “Allah Teala vardı ve mekân yoktu. O, mahlukatı yaratmadan önce de vardı. “Nerede”, “mekân”, “şey” (gibi kavram ve varlıklar) yokken de O vardı. O her şeyin yaratıcısıdır. O’na (dua edilirken) “aşağıya” değil, “yüceye/yukarıya” yönelerek dua edilir. Çünkü “aşağılık”, herhangi bir şekilde uluhiyet ve rububiyet vasıflarından değildir. Hadisteki durum da bu bağlamda varit olmuştur: Bir adam Hz. peygamber (s.a.v)’e siyahî bir cariye getirerek, “Bir mü’min köle azad etmem vacip oldu. Bunu azad etsem yeterli olur mu?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v) cariyeye, “Sen mü’min misin?” diye sordu. Cariye “Evet” deyince, “Allah nerede?” diye sordu. Cariye eliyle semayı işaret etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Onu azad edebilirsin. Zira o mü’mindir” buyurdu.”
“Kim, “Bilmiyorum Rabbim semada mı, yoksa yerde mi” derse kâfir olur. Aynı şekilde, “O (Allah Teala) Arş‘ın üzerindedir; ancak bilmiyorum Arş semada mı, yoksa yerde midir” diyen de (kâfir olur).”
“el-Vasıyye‘de şöyle demiştir: Cennet ehlinin, keyfiyetsiz, teşbihsiz (mahlukata herhangi bir bakımdan benzeme söz konusu olmaksızın) ve cihetsiz bir şekilde (herhangi bir yönde olmaksızın) Allah Teala ile mülaki olması haktır.”
“el-Fıkhu’l-Ekber‘de şöyle demiştir: “Cennetteyken mü’minler O’nu, baş gözleriyle görecekler. O’nunla mahlukatı arasında mesafe olmaz.” (…)
“el-Fıkhu’l-Ekber‘de şöyle demiştir: “Allah Teala’nın uzaklığı ve yakınlığı, mesafe uzunluğu ve kısalığı tarzında değil, (mü’minlere) lütufta bulunma ve (kâfirleri) zelil etme tarzındadır. İtaatkâr kul O’na keyfiyetsiz şekilde yakındır, isyankâr da (aynı şekilde) uzaktır. O’na yakınlık ve yönelme, O’na münacatta bulunan kimselerin bu durumudur. Cennette O’nun yakınında olma, huzurunda durma ve ahiretteki rü’yet de aynı şekilde keyfiyetsiz olacaktır.” (2)
İmam Ebû Hanîfe'den, "Allah Teala-mekân ilişkisi" konusunda aktardıklarımdan çıkan sonuçları şöyle maddeleştirebiliriz:
1. Allah Teala, mahlukların sıfatlarıyla tavsif edilemez.
2. Allah Teala, ihtiyaç duymaksızın ve üzerine yerleşmeksizin Arş'a istiva etmiştir.
3. Allah Teala'nın arş'a istivası ihtiyaç dolayısıyla olsaydı, Arş'ı yaratmadan önce de bir başka mekânda olması gerekirdi? (Oysa) "nerede", "mekân", "şey" (gibi kavramlar ve medlulleri) yokken de Allah Teala vardı.
4. Allah Teala'nın mahlukatına uzaklığı ve yakınlığı, mesafe uzunluğu ve kısalığı tarzında değildir.
5. O'na dua edilirken aşağıya değil, yukarıya yöneliriz. Zira "aşağı"lık, uluhiyet ve rububiyetle bağdaşan vasıflardan değildir.
Birinci sıradaki cümle Ehl-i Sünnet'in temel kaidelerinden biridir. Allah Teala, "mahlukata mahsus" bütün sıfatlardan tenzih edilmelidir. Hiç şüphe yok ki, bir mekânda, bir yönde olmak, bir şeyin "içinde" veya "dışında" olmak, bir ağırlığa, kütleye sahip olmak, azaları organları bulunmak, eni-boyu-derinliği olmak ve boşlukta bir yer kaplamak… bütün bunlar da mahlukata mahsus özelliklerdir. Dolayısıyla Yüce Allah'ın bunlardan da tenzih edilmesi gerekir. Hiç şüphe yok ki "gökte" veya mekânsal olarak "Arş'ın üstünde" olmak da böyledir ve Allah Teala bunlardan da tenzih dilmelidir.
İkinci cümle Arş'a istivanın, "ihtiyaç" ve "yerleşme" ile irtibatlandırılarak anlaşılmasının yanlışlığına dikkat çekiyor. Müşebbihe/Mücessime'nin ve onlara tabi olarak günümüzde kendisine Selefî diyen bir kısım insanların anlamadığı son derece önemli bir noktadır bu. Herhangi bir mekânda olan bir varlık, kaçınılmaz olarak o mekâna muhtaçtır. Bu bağlamda "istiva" ile "yerleşme" birbirinden farklı olduğu ve "istiva"yı "yerleşme" olarak anlamak doğru olmadığı için ortaya şu netice çıkmaktadır: Allah Teala'nın Arş'a istivası "ihtiyaç" ifade etmez. Ama "yerleşme" "ihtiyaç" ifade eder. "İstiva"yı "yerleşme/oturma" olarak anlamlandırmaya kalkarsak -ki Müşebbihe/Mücessime ve o çerçevede İbnTeymiyye "tam anlamıyla" böyle anlamaktadır(3)- o zaman kaçınılmaz olarak "ihtiyaç" gündeme gelecektir. "İhtiyaç" içindeki bir varlığın ise alemi yaratması ve yönetmesi söz konusu olmaz! "İstiva" fiilini bu şekilde anlamanın yanlışlığına dikkat çekmek için İmam EbûHanîfe, "Eğer (Arş'ın üzerine) "oturma"ya ve "yerleşme"ye muhtaç olsaydı, (böyle düşünenlere) Arş'ı yaratmadan önce neredeydi (diye sorarız)?" demektedir.
Burada "Allah Teala'nın, ihtiyaç söz konusu olmadan Arş'ın üzerine yerleştiğini söylemekte ne sakınca var?" diye sorulabilir. Her şeyden önce bu sorunun, İmam EbûHanîfe'nin akidesine aykırı olduğunu söylemek durumundayız. Zira "yerleşme/oturma" ile "ihtiyaç" arasında kaçınılmaz olarak lazım-melzum (birbirini gerektirme) ilişkisi bulunduğu için İmam EbûHanîfe, "Allah, ihtiyaç duymaksızın ve üzerine yerleşmeksizin Arş'a istiva etmiştir" demektedir. Yoksa fırkalar tarihinde "Allah Teala ihtiyaç duyduğu için Arş'a istiva etmiştir" diyen bir grup olmamıştır. Dolayısıyla mesele böyle anlaşılmazsa İmam EbûHanîfe'nin bu cümlesi anlamsız/gereksiz bir cümle olarak kalacaktır!
Öte yandan, önceden herhangi bir yere yerleşmesi söz konusu olmayan Yüce Allah'ın, Arş'ı yarattıktan sonra onun üzerine yerleşmesi ontolojik olarak da açıklanamaz. Zira mekân yokken var olan Yüce Allah'ın, mekânı var ettikten sonra onunla bu tarz bir ilişki kurduğunu söylemek, havadisin O'na hululünü (sonradan meydana gelen olayların O'na nüfuz etmesi, bir anlamda O'nu etkileyerek O'nda değişiklik meydana getirmesi) kabul etmek demektir.
İbn Teymiyye'yi Arş'ın "nev'an kadim" olduğunu söylemeye –ki bunun bir kısım felsefecilerin görüşü olduğu açıktır– iten de bu açmazdır. O, varlığı kadîm olan Allah Teala'nın, hâdis (sonradan yarattığı) bir varlıkla bu şekilde ilişki kurduğunu söylemek doğru olmayacağı için Arş'ın "bir tür kıdemle" kadim olduğunu söyleyerek bu açmazdan kurtulmaya çalışmış, ancak bu sefer de hayatını görüşlerini redde adadığı felsefecilerin bir kısım nazariyelerini kabul ederek hem farklı bir çelişki içine düşmüş, hem de "taaddüd-i kudema" (birden fazla kadim varlık olduğunu kabul etme) vartasının eşiğine kadar gelmiştir.
İmam Ebû Hanîfe’nin “istiva”yı “yerleşme/mekân tutma” tarzında anlamadığını gösteren bir diğer husus da, gerek el-Fıkhu’l-Ekber’de(4), gerekse el-Akîdetu’t-Tahâviyye’de(5) Yüce Allah’ın zatı için bir sınır tasavvur etmenin doğru olmadığını vurgulamak amacıyla “lâ hadde leh”, “te’âlâani’l-hudûdve’l-ğâyât” (“O’nun zatının bir sınırı yoktur”, “(Zatının birtakım) sınırlar(la mahdut olmasın)dan ve son noktaları bulunmaktan münezzehtir”) gibi ifadeler kullanmış olmasıdır. Allah Teala’nın zatının, Arş‘a bakan taraftan sınırı olduğunu söylemeyenin Kur’an’ı red ve Allah Teala’nın ayetlerini bilerek inkâr etmiş, dolayısıyla küfre düşmüş olacağını söyleyen İbn Teymiyye(6) ile İmam Ebû Hanîfe’nin bu noktadaki tavrının birbirine ne derece zıt olduğu, ayrıca vurgulamaya gerek bırakmayacak kadar açıktır. Hemen belirtelim ki bu sadece İmam Ebû Hanîfe’nin tavrı değildir. Yüce Allah’ın “hadd”den tenzihi konusunda Süfyân es-Sevrî, Şu’be, Hammâd b. Zeyd, Hammâd b. Seleme, Şerîk b. Abdillâh, Ebû Avâne… gibi selef imamları da bu noktada İmam EbûHanîfe ile aynı çizgidedir.(7) Bu bilgiyi bize nakleden İmam Ebû Dâvud et-Tayâlisî -ki İmam Ahmed b. Hanbel’in hocalarının kuşağındandır-, “Bizim görüşümüz de budur” der. el-Beyhakî de şunu ekler: “Büyüklerimiz bu inanç üzere yürümüşledir.”(8) İşbu “hadd” meselesi de cihet, mekân, cismiyet… gibi hususlarla doğrudan ilişkilidir ve ayrı bir bahis olarak ele alınacak kadar önemlidir. Ancak konumuz bu olmadığı için bu kadarla yetinelim…
İmam Ebû Hanîfe’nin 4. maddede ifade ettiğim tavrı açıkça gösteriyor ki, Allah Teala’nın mahlukatına uzaklığı/yakınlığı “mesafesel” değildir. O bize şah damarımızdan daha yakındır,(9) biz neredeysek bizimle birliktedir(10); ancak bu yakınlık, O’nun zatının bize, iki cismin birbirine mekânsal yakınlığı anlamında değildir. Aynı şekilde O Arş‘a istiva etmiştir ve bu istiva O’nun bizden, iki cismin birbirine uzaklığı anlamında “mesafesel” olarak uzak olduğunu anlatmaz. O’nunla mahlukat arasında “mekânsal ve mesafesel” bir ilişki yoktur.
Dolayısıyla İbn Teymiyye’nin hararetle tavsiye ettiği eserinde Osman b. Sa’îd ed-Dârimî’nin iddia ettiği gibi, dağın başındaki kimsenin Allah Teala’ya, dağın eteğindeki kimseden daha yakın olduğunu söylemek(11) Ehl-i Sünnet’in mezhebi değildir.
5. madde olarak zikrettiğim, “O’na dua edilirken aşağıya değil, yukarıya yöneliriz. Zira “aşağı”lık, uluhiyet ve rububiyetle bağdaşan vasıflardan değildir” fıkrası da aynı durumu bir başka açıdan ifadeye koymaktadır. Yüce Allah’ın “mekânsal” anlamda Arş’ın üstünde, “semada/gökte, yukarıda… olduğunun İmam Ebû Hanîfe’ye atfen söylenemeyeceği buraya kadar anlatılan hususlardan ortaya çıktığına göre, İmam’ın bu ifadelerini de aynı “tenzih” çizgisinde anlamak gerekir. O’na dua ederken ellerin yukarıya kaldırılması, Allah Teala’nın -haşa- mekânsal olarak “üstümüzde/yukarı cihette” olmasından değil, “yücelik/uluvv” sıfatına sahip olmasındandır.
İmam Ebû Hanîfe’nin burada kullandığı kelimelere iyi dikkat etmek gerekir. İmam burada “fevk” kelimesini değil, “a’lâ” kelimesini kullanmaktadır ki, bu kelimelerden ilki mekânsal olarak “yukarı cihette/üstte” olmayı, ikincisi ise makam/vasıf olarak “yüce/yüksek” olmayı anlatır. Yine burada bunun zıddı olarak kullandığı kelime “taht” değil, “esfel”dir ki, ilki mekânsal olarak “alt tarafta olma”yı, ikincisi makam/vasıf olarak “aşağı olma”yı ifade eder. Yani zıt anlamlı bu kelimelerden Allah Teala hakkında kullanılması caiz olmayanlar (yukarıda olmak/alt tarafta olmak) somut olarak mekân anlamında kullanılırken, Allah Teala hakkında kullanılması caiz olanlar, soyut olarak vasıf/makam/mekânet anlatır.
Yukarıdan beri naklettiğim hususlardan açıkça anlaşılmaktadır ki İmam Ebû Hanîfe, Allah Teala’nın mekânsal anlamda “gökte” olduğunu söylemeyi kesinlikle onaylamamakta, tam tersine Yüce Allah’a mekân isnadı anlamına gelecek her türlü yaklaşımı reddetmektedir.
Bütün bu arka planı aklımızda tutarak baktığımızda İmam’ın, Allah Teala’ya dua edilirken aşağıya değil yukarıya yönelmemizdeki hikmeti de, “Cariye hadisi” konusundaki tavrını da aynı bağlamda, yani “tenzih merkezli” olarak değerlendirmemiz gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla İmam Ebû Hanîfe’nin “Eynellahhadisi”ni sevk ediş bağlamı ve bu hadisi anlama tarzıyla, Allah Teala’nın “mekânsal anlamda” gökte olduğunu söyleyen Müşebbihe/Mücessime’nin anlayışı arasında dağlar kadar fark vardır. İmam Ebû Hanîfe o hadisi, Yüce Allah’ın mekândan tenzihiyle birlikte “yücelerde” olduğunu anlatmak amacıyla sevk ettiği halde Müşebbihe/Mücessime, aynı rivayeti Allah Teala’ya mekân tayini anlamında bahse konu etmektedir. (12)
Aksi halde, bir yandan “Allah Teala vardı ve mekân yoktu. O, mahlukatı yaratmadan önce de vardı. “Nerede”, “mekân”, “şey” (gibi kavram ve varlıklar) yokken de O vardı…” diyen İmam’ın, diğer yandan –üstelik de aynı bağlam içinde– Allah Teala’nın “yukarıda/üst tarafta”, “gökte”… olduğunu söyleme çelişkisine düştüğünü iddia etmiş oluruz!
Bu söylediklerim, şu satırlar için de aynen geçerlidir: “Kim, “Bilmiyorum Rabbim semada mı, yoksa yerde mi” derse kâfir olur. Aynı şekilde, “O (Allah Teala) Arş’ın üzerindedir; ancak bilmiyorum Arş semada mı, yoksa yerde midir” diyen de (kâfir olur).”
İma Ebû Hanîfe, ifadelerinde Yüce Allah’ı bir mekânda ve bir yönde bulunmaktan ısrarla ve hassasiyetle tenzih ederken, dönüp, kendi kendisini nakzetme pahasına “Allah Teala’nın gökte olduğunu inkâr eden kâfir olur” demesi ihtimal dahilinde olabilir mi?
Onun buradaki sözleri, tenzih merkezli duruşunun tabii ve zaruri ifadesi olarak şöyle anlaşılmalıdır: “Allah Teala bir mekândadır; ama o mekânın gök mü, yoksa yer mi olduğunu bilmiyorum” diyen kâfir olur. Buradaki tekfirin gerekçesi, kişinin, “Allah Teala’nın gökte olduğunu inkâr etmesi” değil, tam tersine O’na bir mekân tayin etmesi ve bu anlamda O’nun “gökte” olduğunu söylemesidir.
Devam eden cümlesi de aynı istikamette anlaşılmalıdır: “Allah Teala zatı ile ve mekânsal olarak Arş’ın üzerindedir” diyen kimse kâfir olur. Buradaki tekfirin gerekçesi de Arş’ın gökte mi, yerde mi olduğunun bilinmemesi değil, daha baştan Allah Teala’ya mekân isnad edilmiş ve O’nun bizzat Arş’ın üzerinde olduğunun söylenmiş olmasıdır.
Esasında bu noktada Allah Teala’nın “her yerde” olduğunu söyleyen Cehmiyye/Mu’tezile ile Müşebbihe/Mücessime arasında çok fazla bir fark yoktur. Zira Cehmiyye/Mu’tezile Allah Teala’nın “dünya dahil her yerde” olduğunu söylerken, Müşebbihhe/Mücessime, “dünya hariç her yerde” demektedir. Açıktır ki dünyanın dışına çıkıldığında her yer “sema/gök”tür. Allah Teala’nın “semada/gökte” olduğunu söylemek, O’nun dünyanın dışındaki her yerde olduğunu söylemektir. Çünkü dünyanın dışındaki her yer “sema/gök”tür!..
Yukarıdan beri yaptığımız tüm bu izahatın, İmam Ebû Hanîfe’nin bir-iki cümlesini cımbızlayarak kendi ideolojileri doğrultusunda istismar eden Müşebbihe/Mücessime’nin aksine, itikadın merkezine “tenzih”i koyduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Kim o büyük imama aksi doğrultuda şeyler isnad ederse, açıkça iftira etmiş olur!
DİPNOTLAR
1) Kemâluddîn el-Beyâdî (Beyâzîzâde), İmam-ı A'zamEbûHanîfe (rh.a)'in itikadî sahada mevcut 5 risalesindeki konuları önce el-Usûlu'l-Münîfe'de sistematik tarzda bir araya getirmiş, bilahare bu eseri, İşârâtu'l-Merâm adıyla kısmen şerh etmiştir. Her iki eser de matbudur. el-Usûlu'l-Münîfe dilimize de çevrilmiştir.
2) Kemâluddîn el-Beyadî, el-Usûlu'l-Münîfe, 50-5.
3) Bkz. Mecmû'u'l-Fetâvâ, XVI, 436-7.
4) Ali el-Karî'ninMinahu'r-Ravdi'l-Ezher'I ile birlikte, 119; Kemâluddîn el-Beyâdî, el-Usûlu'l-Münîfe, 43.
5) EbûCa'fer et-Tahâvî, el-Akîdetu't-Tahâviyye (Sa'îdFûde'nin eş-Şerhu'l-Kebîr'i ile birlikte), I, 682.
6) Mesela bkz. BeyânuTelbîsi'l-Cehmiyye, II, 607.
7) el-Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübrâ, III, 3.
8) el-Beyhakî, el-Esmâve's-Sofât, 426.
9) 50/Kâf, 16.
10) 57/el-Hadîd, 4.
11) Osman b. Sa'îded-Dârimî, Nakdu'd-Dârimî, I, 504
12) Cariye hadisi hakkında detaylı bilgi için bkz. Sana Din’den Sorarlar, I, 164 vd..

KONUYLA İLGİLİ BAZI AYETLER
“ Pâk söz ona yükselir, güzel ameli de O yükseltir” Fatır 35/10
“Emin mi oldunuz o gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden?” Mülk 67/17
"Sonra bütün bu işler, sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde Ona yükselir." Secde 32/5
“Muhakkak ki. Rabbiniz o Allah Teâlâ'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istiva buyurdu.” Yunus 10/3 – Araf 7/54 - Rad 13/2
“ Ve Firavun dedi ki: Ey Hâman!. Benim için bir yüksek köşk yap, Belki, ben yollara ulaşırım. Göklerin yollarına ererim de Mûsa'nın Allah'ını görürüm ve şüphe yok ki, ben O'nu bir yalancı sanıyorum.” Mü’min 40/36-37
"Melekler ve Rûh, Onun Arşına; miktarı elli bin sene olan bir günde yükselirler." Mearic 70/4
“Rahman arş’a istiva etti” Taha 20/5
“o (Kur’an) Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir.” Fussilet 41/42
“ En üstte olan Rabbini adını tesbih et” A’la 87/1
“Deki: Kur-an’ı Ruhul Kudüs (Cebrail) Rabbinin katında indirmiştir.” Nahl 16/102
“Üstlerinde olan Rablerinden korkarlar.” Nahl 16/50
        KONUYLA İLGİLİ BAZI HADİSİ ŞERİFLER
        1- Rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v.) İsra ve Miraç hakkında ashabına haber verdiği hadisi şerifte uzunca geçen olaylardan bahsetmektedir. Ancak konumuzla ilgili olan kısmı:
        a) Burak adında bir binit ile göğe yükselmesi ve Cebrail (a.s.) ile birlikte âli makamlara çıkmak üzere merdivene bindirildiğini ve onunla birlikte yükseldiğini sırasıyla dünya semasına, oradan birinci, ikinci, üçüncü derken yedinci kat gökten sonra sidre-i münteheya çıktığını haber vermiştir.
        b) Kendisine ikramda bulunulduktan sonra 50 vakit namaz emredildiğini, dönerkende Musa (a.s.)’a uğradığını ve onunda ne ile emrolundun? diye sorduğunu ve kendisinin de 50 vakit namazla emrolundum demesi üzerine Musa (a.s.) “her gün 50 vakit namaza ümmetinin gücü yetmez.” dediğini ve tekrar Rabbine müracaat ettiğini dönüşte tekrar Musa (a.s.)’a uğraması ve bu gelip gitmeler neticesinde namazın 5 vakte indirilmesi hadisesi. [1]
        2- “Gökte olanın emini olduğum halde bana güvenmeyecek misiniz? Bana göğün haberleri sabah akşam gelir.” [2]
        3- “Ey gökte olan Allah, Ey Rabbim, ismin mukaddestir. Emrin ve işin gökte ve yerdedir.Rahmetin göktedir. Onu yere lütfet, günahlarımızı, hatalarımızı bağışla. Sen iyilerin Rabbi; rahmetinden bir rahmet indir. Bu ağrıya şifalardan bir şifa indir.”[3]
         4- “Allah mahlukatı yaratınca Arş’ın üzerinde yanına konulmuş bir kitaba rahmetim gazabımı geçti yazmıştır.” [4]
        5- “Allah haya sahibidir, yüce ve cömerttir. Kul kendisine el açtığı, ellerini göğe kaldırdığı zaman onun elini boş çevirmekten haya eder.”[5]
         6- Cabir bin Abdillah (r.a)’den gelen rivayetle veda hutbesinde “Tebliğ ettim mi ?” buyuruyor. Sahabe de evet diyorlardı. Bunun üzerine parmağını göğe kaldırıyor, sonra onlara çeviriyor, Allah’ım şahit ol buyuruyor ve defalarca tekrar ediyordu.” [6]
          7- “ Allah’ın her gece son üçte biri kaldığında dünya semasına indiği, elini açarak var mı bir isteyen?” buyurması [7]
         8-Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: (Her gün) birtakım melâike geceleyin, diğer takım melâike de gündüzün yekdiğeri müteakip size gel(ip içinizde kal)ırlar. Bunlar sabah ile ikindi namazlarında buluştukdan sonra (evvelce) içinizde kalmış olanlar semâya rucu ederler. Rabları (Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri namaz kılmış kullarının) hallerine a'lem iken (yine o meleklere: "Kullarımı ne halde bıraktınız?" diye sorar. Onlar da: "Onları namaz kılarken bıraktık. Nitekim namaz kılarlarken bulmuştuk." cevâbını verirler.[8]
    9- “Yazıklar olsun sana Allah’ın ne demek olduğunu bilmiyor musun? Allah’la kullarının hiçbirinden şefaat istenilmez. Allah’ın (c.c.) şanı bundan yücedir. Allah arş’ı üzeredir, işte böyle (diyerek parmaklarını kubbe gibi yaptı) [9]
    10- Zeynep (r.a.) Rasulullah’ın diğer hanımlarına karşı övünür ve “sizleri aileniz evlendirdi. Beni ise, yedi göğün yukarısından Allah evlendirdi.” derdi. [10]
    11- Süreyc b. En-Numan haber verdi ve dedi ki; Malik b. Enes’i işittim şöyle diyordu: “Allah göktedir. İlmi ise her yerdedir. İlminin olmadığı bir yer yoktur.”[11]
    12- Ruhun kabzı ile ilgili hadiste “….nihayet Allah’ın bulunduğu göğe o ruhu götürür.” [12]
  13- Hz. Peygamber vefat ettiğinde Ebubekir Sıddîk “Ey insanlar! Eğer siz Muhammed’e tapıyorsanız biliniz ki o vefat etmiştir. Yok eğer gökte olan ilaha tapıyorsanız. O vefat etmemiştir” dedi ve sonra da “Muhammed sadece bir peygamberdir ve ondan önce de (nice) peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse topuklarınız üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim topukları üzerinde geriye dönerse (bilsin ki) o Allah’a hiç bir zarar veremez! Muhakkak Allah şükredenlerin mükafaatını verecektir!” (Âl-imran/144) âyet-i kerimesini okudu.[13]
  14- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem câriye’ye: “Allah nerede” diye sormuş, câriye: "Semâdadır", diye cevap vermiş. Bu sefer: “Ben kimim?” diye sormuş, câriye yine: “Sen Allah’ın Rasûlüsün” deyince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Sen bunu azad et, çünkü o mü’min birisidir”demiştir. [14]
    15- Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Merhametli olanlara, Rahmân olan Allah Teâlâ da merhamet eder. Dünya ehline merhamet edin ki, semâdaki Rahmân olan Allah Teâlâ da size merhamet etsin.”[15]
     
    BAZI ALİMLERİN GÖRÜŞLERİ
    1- İmam Ebu Hanife Allah ona rahmet etsin şöyle buyurmuştur: “Her kim, Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olur."
    Yine: ‘O, arşının üzerindedir. Fakat arş gökte midir, yerde midir bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur.” [16]
    “Allah Teâlâ göktedir, yerde değil.”
Kendisine: “O sizinle beraberdir” (Hadid Sûresi: 4) âyetini hatırlatan adama:
    Bu, senin bir adama mektup yazıp onunla beraber olduğunu söylemen gibidir. Halbuki sen onun yanında değilsin.” dedi. [17]
    2- İmam Mâlik Allah ona rahmet etsin şöyle buyurmuştur: “Allah semâdadır. İlmi ise her yerde’ derdi.” [18]
    3- İmam Şafii Allah ona rahmet etsin şöyle buyurmuştur: “İmam Mâlik, Süfyan ve onlardan başka Ehli Sünnet önderlerinden gördüğüm ve benim de üzerinde olduğum hak olan söz şudur; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi vessellem’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet edip, Allah Teâlâ'nın da semâsında arşının üzerinde olduğunu, istediği gibi kullarına yaklaşıp ve istediği gibi de dünya semâsına indiğini ikrar etmektir.”[19]
    4- İbn Teymiyye – Allah ona rahmet etsin söyle buyurdu : “Allah zatıyla her yerdedir diyenler Kur-an’a, sünnete ve ümmetin selefi ile imamlarının icmaına muhalefet etmekle birlikte Allah’ın kullarının üzerinde yarattığı fıtrata, sâlih akla ve bir çok delile muhalefet etmektedirler.”[20]
    5- Sevri, Malik, ibn uyeyne, Hammad ibn Selame, Hammad ibn Zeyd, İbnü’l Mübarek, Fudayl ibn İyad, Ahmad, İshak, Abdulkadir el cili, Şeyhül İslam el-Ensari Ebu’l Abbas et-Turuki ve sayısını ancak Allah’ın bildiği bir çok İslam alimi ve imamı yüce Allah’ın bizâtihi arş’ı üstünde ve ilminin her yerde olduğunda görüş birliği etmişlerdir. [21]
   
    GÖK VE ARŞ
    "Allah Odur ki gökleri, sizin de görüp durduğunuz gibi, direksiz yükseltti. Sonra da Arşı üzerine istiva etti." Rad 13/2
    “Derken, iki gün içinde, gökleri yedi kat olarak şekillendirdi ve her bir göğe kendisine ait işi vahyetti. Biz dünya semasını kandillerle, yıldızlarla süsledik, bozulup yıkılmaktan koruduk.” Fussilet 41/12
    “Üstünüzde yedi sağlam gök bina ettik.” Nebe 78/12
    Ebu Razin der ki; Ya Rasulallah Rabbimiz gökleri yaratmadan önce nerede idi ? dedim buyurdu ki: “Altında da, üstünde de hava olmayan ama’da idi sonra Arş’ını su üzerinde yarattı.” [22]
     “ Dünya seması ile onu takip eden sema arası beş yüz senedir. Her sema arası beş yüz senedir. Arş su üzerindedir. Allah ise arş üzerindedir ve O sizin ne halde olduğunuzu bilir.”[23]
    “Şüphesiz Allah (c.c.) arş’ı üzerindedir. Arş’ı da yerin ve göklerin üzerinde şu şekildedir. Diyerek parmaklarını kubbe gibi birleştirdi.” [24]
    S O N U Ç
    1- İmân’ın en öncelikli meselesi olan Allah inancının peygamber tarafından muallakta bırakılması peygamberin “sizi gecesi ile gündüzü apaydın bir yol üzere bıraktım” sözüne ters düşer. Şayet Peygamberimiz o dönemin insanlarına getirmiş olduğu dinin emirlerini buyuran Allah’ın nasıl bir Allah olduğunu ve nerede olduğunu bildirmemiş ve bu konuyu netleştirmemiş olsaydı kendisi sağ iken ve vefat edince sahabe arasında bu konuda bir çok ihtilaf çıkardı. Ancak sahabe arasında böyle bir ihtilaf olmamıştır. Ayrıca Allah’ı bilmek dinin temeli ve hidayetin esasıdır.
    2- Yukarda geçen birçok ayet ve hadislere göre Allah’ın gökte ve arş’ı üzerinde olduğu hakkında hiçbir şüphe yoktur. Ancak keyfiyeti hakkında yorum yapmak bid’attir. Çünkü Peygamberimiz ve sahabe keyfiyeti hakkında yorum yapmamışlar, lafza inanıp manayı Allah’a havale etmişlerdir.
    3- “Mekandan münezzehtir.” veya“ Allah her yerdedir.” gibi cümleler Kur-an’da geçmemiş ve ne peygamberimizden, nede sahabe tarafından naklolmamıştır. Şayet bu doğru olsaydı; Yukarda geçen hadislere göre Peygamberimiz yüce Rabbimize mekan tayin etmekte ve (haşa) küfre düşmektedir. Bu görüşün ne kadar da ahmakça ve çürük bir görüş olduğu akıl sahipleri için gayet açıktır.
    4- Allah inancının bu kadar karmaşık hale sokulmasının en önemli nedenlerinin başında felsefeye aşırı şekilde dalan insanların basit ifadelerden bile değişik manalar çıkarmaya çalışmalarıdır. Felsefi alandaki sapık fikirli insanların karıştırdığı kafa yapılarıyla Rabbimizi öyle bir anlattılar ki; sahabe-i kiram bile gelse her halde bir şey anlayamazdı. Onlar çaba sarf ettikçe Allah zihinlerini karıştırdı. Oysa peygamberimize ashabının, Allah’ın gökte olmasının zâtıyla mı? Yoksa sıfatlarıyla mı? Diye soru sorduklarına dair bir rivayet bulunmamaktadır. Çünkü bu mesele soru sormaya gerek kalmayacak şekilde açık olarak anlaşılmaktadır.
    “O zahirdir,(her şeyin üstündedir) batındır, ilmiyle her şeyi kuşatır.” Hadid 57/3 ayeti kerimesi zâtının gökte, ilminin ise her yerde olduğuna delildir. Çünkü ayette Allah her şeyi kuşattı demiyor ki; İlmi her şeyi kuşattı diyor.
     İbn Teymiyye şöyle der: “Zat ve mahiyet kadim ve muhdes diye ikiye ayrılıp, Rabbinin mahiyeti zâtının aynısı (kendisidir).”[25]
     “Ehli sünnet ve cemaatin görüşü yüce Allah’ın sıfatlarının gerçek olduğudur. Hatta kemal sıfatları onun zâtının bir gereğidir. Lâzimi kemal sıfatları olmadan zâtının sübutu imkansızdır. Hatta sıfatları bulunmayan bir zât’ın gerçeklik kazanması mümkün değildir. [26]
    Allah göktedir ama zatı her yerdedir gibi bir ifade naklolmadığı gibi, bunun bu şekilde anlaşılması ne akla nede mantığa sığmaz.
    5- Felsefecilerin ve filozofların ümmeti sürükledikleri kelime ve kavram kargaşasına karşı İslam’ın cevap verecek elbette delilleri vardır. Ve bu meseleleri delilleriyle izah etmek tevil değildir. Ancak Allah ve Rasulünün izâhatı dışında konunun mahiyeti hakkında yorum yapmak tevil ve bidattir. Şayet bu akımlara İslam’ın gerekli ve yeterli izahı olmasaydı bu dinin müntesiplerinin de kalbi mutmain olmazdı.
    6- “O Yüce Mabud ki, senin üzerine Kurânı indirdi. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar o kitabın aslıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir. Artık kalplerinde eğrilik bulunan kimseler fitne aramak ve onu tevil arzusunda bulunmak için o kitaptan müteşâbih olanına tâbi olurlar. Halbuki, onun tevilini Allah Teâlâ'dan başkası bilemez. İlimde rüsuh sâhibi olanlar ise "Biz ona îman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır derler. Bunları tam akıllı zatlardan başkası düşünemez”[27] sahabe-i kiram da ayeti kerimede buyurulduğu gibi davranarak tevil yapmamışlardır.
    7- Rabbimizin sıfatları ile insanların sıfatları arasındaki benzerlik sadece isim benzerliğidir. O yarattıklarına benzemez ve yarattıklarından ayrıdır. O, akla gelen her şeyden, hayalde canlandırılan her şeyden münezzehtir. Çünkü ayette “ Değil O’na benzer, benzer gibi olan bile yoktur. O, işiticidir, görücüdür.” Şura 42/11 buyurulmaktadır.
     8- Allah’ın kullarına yakın olması, kullarıyla beraber olması; O’nun kullarını her an görmesi ve her hallerini bilmesidir.
    “ Korkmayın ben sizinle beraberim, işitiyorum ve görüyorum” Nahl 16/128
    Allah (c.c.) nerede olursanız olun sizin yanınızdayım demiyor ki, sizinle beraberim buyuruyor. Yani beraberinde olmakla yanında olmak tabiri farklı manalar ifade eder. Çünkü beraberinde olmak bitişiklik olmaksızın bir beraberliktir. Mesela, “Ay ile beraber gece yürüyüş yaptık” diyen birisi hakikatte ay ile yan yana yürüyebilir mi?
     9- Biz ona şah damarından yakınız diye geçen ayette belirtilen yakınlık sağında ve solundaki meleklerin yakınlığıdır. Çünkü ayetin devamında “ onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek onun yaptıklarını) kaydetmektedir. buyurulmaktadır.[28]
     Allah’ın yakınlığı asla zatının yakınlaşması değildir.
    “Bana bir karış yaklaşana bir arşın yaklaşırım, bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene koşarak gelirim.” buyurulmaktadır. [29] Bu hadisi kutside mecazi bir ifade olduğu gayet açıktır. Çünkü bir karış yaklaşmak ve koşarak gelmekten maksat; kulun itaatle Rabbine yaklaşarak rızasını kazanmasıdır. “Rabbine yaklaşmak için vesile ararlar” İsra 17/57 ayet-i kerimesinde buyurulduğu gibi yaklaşmak itaatle onun rızasını celbetmektir.
      “Bazı kimseler yanılgıya düşerek Allah’ın yakınlaşmasını insanlarının bedenlerinin yakınlaşması türünden olduğunu sanırlar.”[30]

Mus’ab KÖYLÜOĞLU



[1] Buhari-mevakid 16 , Müslim
[2] Buhari- megazim 61 ,Müslim- zekat
[3] Ebu Davut – tıp , Ahmed 4/21
[4] Buhari-tevhid ,Müslim-tevbe
[5] Tirmizi- Ebu Davut- Ahmed
[6] Ebu Davut 2/462
[7] Buhari –teheccüd 590
[8] Buhari-mevakit, Müslim-mesacid
[9] Ebu Davut- sünnet
[10] Buhari- Tevhid
[11] Ahmed
[12]İbn Mace –zühd 
[13] Hayatüssahabe
[14] Müslim, Ebu Davud
[15] Ebu Dâvud, Tirmizi, Ahmed sahih bir senetle rivayet etmişlerdir.
[16] el-Fıkhu’l-Ebsat
[17] el-Esma ve’s-Sıfat
[18] Ebu Dâvud, Mesailu’l –İmam Ahmed
[19] ZEHEBİ-ULUV
[20] İstiva risalesi -131-İbn Teymiyye
[21] İstiva risalesi -191- İbn Teymiyye
[22] Tirmizi-tefsir, İbn Mace
[23] Ahmed 2/26 – Ebu Davut – İbn Mace
[24] Buhari- Cuma
[25]İstiva risalesi –İbn Teymiyye 
[26] İstiva risalesi İbn Teymiyye 203-205
[27] Al-i İmran 3/7
[28] Kaf 50/16
[29] Buhari-tevhid, Müslim-zikir, Tirmizi
[30] İstiva risalesi -139- İbn Teymiyye 



25 Temmuz 2017 Salı

VAHİY ÇEŞİTLERİ Gayr-i Metlûv Vahiy




Burning Bush; Byzantine mosaic icon, St. Catherine's Monastery, Mount Sinai.
VAHİY ÇEŞİTLERİ ( Şura 51 )
51. Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (kulunun kalbine dilediği düşünceyi doğurarak),yahut perde arkasından konuşur yahut izniyle dilediğini vah yedecek bir elçi gönderir. O, yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (S.Ateş)
Doğrudan veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip Kendi izniyle dilediğini vah yetmesi dışında Allah’ın hiçbir insanla konuşması söz konusu değildir. Kuşkusuz O çok yücedir ve her işinde hikmet vardır. (Ö.Dumlu-H.Elmalı)
Ve bir beşer için, bir vahiy ile veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip de izniyle dilediğini vah yetmesi dışında Allah’ın kendisiyle konuşması olmaz. Şüphesiz O, Aliyy’dir Hâkim’dir. (H.Yılmaz)
Bu ve bundan sonraki ayetler de bağımsız birer necimdir. Bu ayette Rabbimizin beşer ile nasıl temas kurduğu bildirilmektedir. Allah bir beşer ile doğrudan konuşmaz;ya kalbe ilka eder, ya perde arkasından ona hitap eder, ya da elçi gönderir de Allah’ınizniyle ona vahye der.Allah'ın herhangi bir insanla karşılıklı konuşması müm­kün değildir.
Allah, insanlar ile ancak şu üç şekilde konuşur:
1- Vahiy yoluyla:
Vahiyden maksat, ilahî bilginin kalbe atılması, kazınmasıdır. Peygamberlere gelen vahiylerin ekserisi bu yolla olmuştur.Ayrıca Rabbimiz Musa'nın annesine de bu yolla vahyetmiştir: Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve asanı at! -Asayı yılan gibi deprenir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma.Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.” (Kasas/30-32)
2- Allah'ın bir elçi göndererek o elçi aracılığı ile kuluna mesaj iletmesidir.
Bu da Allah’ın Zekeriya peygamberi yollayarak Meryem’e mesajlarını iletmesi gibidir.
Sonra ehliyle kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona ruhumuzu gönderdik, sonra o [ruhu getiren elçi], ona [Meryem’e] mükemmel bir beşeri örnek verdi. O [Meryem]: “Ben senden Rahman’a sığınırım. Eğer sen takiyy [takva sahibi birisi / takiyy] isen...” dedi. O [Elçi, Zekeriya]: “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam / bağışlamak için,
Rabbinin elçisiyim” dedi. (Meryem/17- 19)
3- Perde arkasından vahye dilmesi:
Bu tür mesaj iletmede elçi sesi duymakta fakat konuşan görülmemektedir. Peygamberimizin son sidre ağacına bir şeyler bürünerek perde oluştuktan sonra ilk vahyi alması ile Musa peygambere Tur’da bir ağaç ve ateşin perdelemesi ile perde arkasından vahye dilmesi buna örnektir.
Ona, onu müthiş kuvvetleri olan öğretti.
O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir
O Ve O, en yüksek ufukta idi.
Sonra yaklaştı ve hemen sarktı.
İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu.
Hemen de kuluna vah yettiğini vah yetti.
Gönlü, gördüğünü yalanlamadı.
Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyorsunuz?] Ant olsun onu, başka bir inişte daha gördü. Son sidrenin yanında. Ki onun yanında oturulan bahçe vardır. O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. (Necm/5-16)
Konumuz olan 51. ayetin iniş sebebi hakkında “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şu nakle yer verilmiştir:
Yahudiler Peygamber (sav)'e: “Musa Allah ile nasıl konu­şup O'na nasıl baktı ise, sen de eğer gerçek bir peygamber isen O’nun la böy­le konuşmalı ve O'na böyle bakmalısın. Bunu yapmadığın sürece biz sana iman etmeyeceğiz” dediler. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki, Musa Yüce Allah'a bakmadı [O'nu görmedi].
” Bunun üzerine Yüce Allah'ın “Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yolu ile konuşur ...”buyruğu indi. Bu rivayeti en-Nekkaş, el-Vahidi ve es-Sa'lebî zikretmişlerdir.
(Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) H.Yılmaz.
Allah, insanla, ancak apansız gelen bir ilham aracılığıyla yahut bir perde arkasından [seslenerek] yahut [vahye dilmesini] dilediği şeyi kendi izniyle vah yeden bir elçi göndermek suretiyle konuşur: O, şüphesiz yücedir, hikmet Sahibidir.(M.Esed)
Bu karşılık, apansızlık ve iç aydınlanma kavramlarını birleştiren vahiy teriminin öncelikli anlamıdır (Râğıb):
Kur’ânî kullanımda, bu terim, genellikle -her zaman olmasa bile- Allah'tan gelen “vahiy” ile eş anlamlı kullanılmıştır. Yukarıdaki pasaj,Hz. Peygamber'e emanet edilen ilahî mesajdan bahseder Burada hitap son bulurken surenin açılış konusuna yeniden değinilmektedir. Konuyu iyice kavrayabilmek için surenin ilk ayetini ve açıklama notunu tekrardan okuyunuz. Burada "vahiy" ile ilka, ilham, kalbe doğmak ve rüya kast olunmaktadır. Tıpkı Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. Yusuf'a (a.s) rüyada gösterildiği gibi (Bkz. Yusuf: 4-100, Saffat: 102.) Yani, sesi duymakla birlikte konuşan şahıs görülmemektedir. Örneğin Hz. Musa (a.s) Tur Dağı'nda bir ağaçtan Allah'ın sesini duymuş ama O'nu görmemiştir. (Bkz. Taha: 11-46, Neml: 8-12, Kasas: 30-35). Tüm semavi kitaplar bu şekilde vahyolunmuştur. Ancak bazı kimseler bu cümleyi yanlış tevil etmişler ve ifadeyi, "Allah bir peygamber gönderir ve o (peygamber) Allah'ın izniyle herkese vahye der" şeklinde anlamışlardır. Oysa doğrusu,"Allah bir Rasûl (Cibril) gönderir ve izniyle ona (peygambere) vahye der." şeklindedir. Tevilin ne kadar yanlış yapıldığı açıkça ortadadır. Nitekim peygamberlerin halka tebliği Kuran’da vahiy şeklinde ifade edilmiştir. Ayrıca Arapçada bir insanın bir diğer insanla konuşması "vahiy" ile ifadelendirilmez. Vahiy, lügatte "gizli ve hızlı işaret" anlamına gelir. Yani, O, bir kul ile karşılıklı konuşmanın fevkindedir ve bundan münezzehtir. Kullarına bir şey demek istiyorsa, bu O'nun için hiç de güç olmaz.

Hidayet rehberi olan Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinin; Peygamberimiz’e (sav) kelâm ve mana olarak, kesin ve yakin bilgi ifade edecek şekilde indirilmesi, vahiyle gerçekleşen bir hadisedir. İlâhî vahyin muhatapları olan rasûl ve nebilerin, diğer insanlardan farklı vasıflara haiz oldukları malûmdur. İslam alimleri, namaz ibadetinin edâsı sırasında okunmasını (kıraati) dikkate alarak Kur’an’a “vahyi metlûv” (okunan vahy), sünnete ise “vahyi gayr-i metlûv(okunmayan vahiy)” demişlerdir. (1) Bu tasnifte, din hususundaki sünnetin vahye dayanması belirleyici unsurdur. Müsteşriklere ve bu hususta onlara katılan müstağriplere göre, sünnet vahye dayanmaz, Rasulullah’ın (as) kendi görüş ve yorumlarıdır. Son yıllarda, müslüman gençler arasında ‘Kur’an’ın iki kapağı arasındaki yazılı olan vahiyden başka, Rasûl-i Ekrem’e (sav) vahiy gelmiş midir, gelmemiş midir? suali ve bu suale verilen cevaplar, önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Oryantalistlerin ortaya attıkları “sünnetin vahye dayanmadığı”(!) iddiası, müslümanlar arasında da revaç bulmaya başlamıştır. Bugün artık okulda, camide, çarşıda, pazarda bu türden insanları bulmak mümkündür. Dinin çeşitli konularının tartışıldığı günümüzde, onbeş asırdan beri Sünnetin vahyiliği görüşü; ümmet arasında hüsnü kabul görmüşken, akıllarını kutsallaştıran ve batılı oryantalistlerden esinlenen bazı araştırmacı yazarlar; Sünnet konusunda yeni şüpheler gündeme getirerek alimlerimizin sahih kabul ettiği hadisleri bile sorgulama veya reddetme noktasına gelmişlerdir.(2)
Sünneti hafife alan veya inkar eden bu kimselerin itirazlarına bakacak olursak, bütün mesele Kur’an’dan başka vahyin Rasulullah’a inip inmediğidir. Sünnetin öteden beri yapılan klasik müdafaasında kullanılan ayetlere, yürekleri sızlamadan teviller getiren insanlara, sünneti yine sünnetle temellendirme girişimleri elbette ki fayda vermeyecektir. Zira bu kimseler zaten sünnet için şüphe içerisindedirler. O yüzden biz burada diğer konulardan önce, Rasulullah’a Kur’an’dan başka vahyin indiğine dair Kur’âni delillerinden bahsedeceğiz.
A. KUR’AN-I KERİM’DEN DELİLLER:
1-Yüce Rabbimiz Tahrim sûresinin üçüncü âyeti kerimesinde şöyle buyuruyor: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.”
Ayetten de anlaşıldığı üzere Peygamber efendimiz, hanımlarından birine gizli bir söz söylüyor. Hanımı da bunu annelerimizden birisine haber verince, durum Peygamber Efendimize vahiyle bildiriliyor. Allah (cc)’ın bildirdiği bu şeylerin bir kısmını, Nebi (as) hanımına bildiriyor, bir kısmını ise bildirmiyor. Böyle bir durumla karşılaşan hanımı ise bunu kimin bildirdiğini soruyor, Peygamber Efendimiz de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi” buyuruyor.
Peygamberimizin zevcesine bildirdiği kısım hakkında bazı rivayetler vardır.(3) Şimdi şu mesele üzerinde düşünelim: Kur-an’ı Kerimin her hangi bir yerinde Allah (cc), Rasulüne bildirdiği bu şeyin metnini vermemiştir. Rasulullah’ın eşine bildirdiği kısım ile bildirmediği kısmın metni Kuran’da yoktur. Vahiy ise Allah’ın Rasulüne olan bildirilerini taşır. İşte, yine böyle bir bildiriyi getirmiş olan Allah’ın vahyi, metniyle Kuran’da mevcut olmayıp “gayri metluv” vahiyle Rasulullah’a bildirilmiştir.(4) Allah bildirdiğine şehadet ederken, Peygamberimiz de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi” (Tahrim/3) derken; artık bundan öte bir kimsenin, Kur’anın iki kapağı arasından başka bir vahyin Rasulullah’a gelmediğini söylemesinin, La ilahe illallah, Muhammedun Rasulullah, şehadetiyle bağdaşabileceğini söylemek mümkün değildir.
Haram ve helallerle hayatı bir intizam altına alınan insanoğlu başıboş bırakılmamıştır.(5) O halde, yüce Allah’ın, Peygamberin hanımları arasında ki konuşma için Kur’an’dan ayrı, Nebisine de ayrı vahiy indirdiğini kabul edip, külli kaidelerle ilgili Allah’ın vahiy göndermeyeceğini iddia etmek doğru mudur? Allah (cc) “indirdim” derken “indirmedi” diyen bu insanlar acaba, Kur’an’dan bir hakikati inkar etmenin sahibini dinden çıkaracağını bilmiyorlar mı?
2-“ Yüce Rabbimiz Ahzab sûresinin 37. âyetinde şöyle buyuruyor: “(Rasûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork’! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.”
Yukarıdaki ayet-i kerimeyi literal bir biçimde anlamak mümkün değildir. O yüzden tefsir ve hadis kitaplarının yardımıyla anlamaya çalışalım. Peygamber efendimiz, halasının kızı olan Zeyneb binti Cahş’ı, Zeyd b. Harise’ye nikahlamak istemişti. Fakat Zeyneb (ra) ilk önce tereddüt etmiş mazeret öne sunmuştu. Bunun üzerine şu ayet: “Allah ve Resûlü bir konu hakkında hüküm verince, inanmış bir erkek ve kadının kendiliklerinden seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” nazil oldu.(6) Bu ayetten sonra Zeyneb, Zeyd ile evlenmiştir.Bir müddet iyi giden evlilikleri bozulmaya başlayınca Zeyd, Rasulullah (sav)’a gelir ve aralarını ayırmasını ister. Efendimiz (as) Zeyd’e nasihat eder ve eşinden ayrılmamasını tavsiye eder. Aradan bir müddet daha geçince yürümeyen evliliğin tefriki için Zeyd, Peygamber Efendimize ikinci ve üçüncü defa gelir. Peygamber (as) her seferinde nasihat edip eşini nefsinde tutmasını ve Allah’tan korkmasını Zeyd’e tavsiye etmişse de artık başka çıkar yol kalmamıştı. Nihayet Zeyd ve Zeyneb’in aralarını tefrik eder. Ama bütün bunlar olurken Allah Rasulünde bir korku bulunmaktaydı. Acaba bu korku neydi?
Zeyd, cahiliyyede Rasulullah’a köle olmuş, ama Rasulullah’ın azat edip kendisine evlatlık olarak aldığı bir sahabedir. Fakat Allah Zeyd’in, Rasulullah’ın evladı olmadığını, İslam da böyle şeyin olmadığını ve evladı olmadığı için de kişinin evlatlığının eşini boşadığı zaman, onunla evlenmesinde bir mahzur olamadığını göstermek istemişti. Yani Allah (cc) evlatlığı ortadan kaldırmak istemiş ve kişinin, oğulluğunun boşadığı hanımıyla evlenmesinde şer’an bir mahzurun olmadığını göstermeyi istemiştir. Fakat cenabı Allah bu ilk uygulamayı Rasulullah’ın bizzat kendi nefsi üzerinde uygulamayı dilemiş ve Rasulullah’a, Zeyd’i Zeyneble evlendirip daha sonra Allah’ın onları tefrik ettiği gün de Nebi’nin (sav) Zeyneb ile evlenmesini Peygamber Efendimize emretmişti. Yani Rasulullah (as), Zeyd’i Zeyneb ile evlendirirken daha işin başında ne olacağını biliyordu. Konuyla alakalı olarak İbn Kesir’de şu tesbite yer verilmiştir: İbn Ebu Hatim der ki, “Bize babam… Ali b. Zeyd ibn Cüdan’dan nakletti ki o şöyle dedi:. Hüseyin oğlu Ali bana. “Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan da gizliyordun.” Kavli hakkında ne dediğini sordu. Ben de ona anlattım. Sonra dedi ki: “Hayır, Allah Rasulü onu Zeyd’le evlendirmezden önce, Zeyneb’in kendi eşleri arasında olacağını çok iyi biliyordu.Zeyd eşinden şikayet etmek üzere Peygambere gelince, Rasulullah ona Allah’tan kork ve eşine sahip ol, dedi. İşte bunun üzerine Allah Teala Rasulüne buyurdu ki: Ben, seni onunla evlendireceğimi haber vermiştim. Sen ise“Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyorsun.” Suddi’den de bu şekilde söylediği rivayet edilir. İbn Cerir Taberi bu konuda şöyle diyor: Zeyneb’in Peygamberle evlendirilmesini isteyen Allah Azze ve Celle idi.(7) Yani Emir Allah’tan gelmiş, Rasulullah uygulamıştır. O günkü Mekkeli Arapların geleneklerine göre bir baba, evlatlığının boşadığı eşiyle evlenemez idi. Bunu tarihi kayıtlarda görebileceğimiz gibi bir sonraki ayette geçen“…biz onu sana nikahladık ki (bundan böyle) evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın.” (Ahzab 37) ibaresinden de anlamaktayız. Dikkat ederseniz ayette şöyle bir ibare geçmişti, “Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun..” Peygamberin nefsinde gizlediğinin ne olduğunu tekrar edecek olursak, Zeyd, Zeyneb’le boşandıktan sonra Rasulullah’ın, Zeyneb’le evlenecek olmasıdır. Allah’ın Rasulü bunu insanlardan gizliyordu ve çekiniyordu.Peygamber Efendimiz’in ileride olacak olan böyle bir hadiseyi bildiğini Allah (cc) ikrar ediyor ve diyor ki; “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyorsun.” Peygamber (as)’in nefsindeki bilgiyi ve bu bilgiyi Kur’an’ın herhangi bir yerinde daha önce vahyedilmiş olarak da bulamayacağına göre bu bilgiyi nereden buldu?
O halde bu bilgi Rasulullah’a, Allah (cc)’dan vahyin üç yolundan biriyle gelmiş bulunmaktadır. Ve bu bilgi Kur’anın iki kapağı arasında bulunmamaktadır. Demek ki, Allah’ın Rasulüne Kur’an’da bulunmayan vahiyler de gelmektedir.
3- Yüce Rabbimiz Bakara sûresinin 144. âyetinde şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara 144)
Peygamber (sav) Efendimiz, Mekke’de iken, Kâbe’ye doğru namaz kılmakta idi. Fakat daha sonra Allah’ın Rasulü Medine’ye hicret edince, on altı ay veya on yedi ay Beyt-ül Makdis’e (Kudüs) doğru namaz kıldı. Peygamber Efendimiz ve müminler bu kadar bir süre Beyt-ül Makdis’e doğru namaz kıldıktan sonra Cenab-ı Allah, müminlerin Kabe’ye doğru dönmeleri için vahy göndermiştir. Rasulullah’ın Kabe’ye dönmesini emreden ayetler bellidir. Peki Beyt-ül Makdis’e dönmesini emreden vahiy nerededir? Kur’an’ın her hangi bir yerinde Allah (cc), Rasulü’nün Beyt-ül Makdis’e doğru namaz kılmasını emretmiş değildir. O halde bu emir Rasulullah’a hangi yolla gelmiş olabilir? Elbette ki, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla. Demek ki, Rasulullah (as) Kur’an’da mevcut olmayan veya mevcut olan mücmel ifadenin kapsamını, detaylarını nefsinden veya tecrübesinden değil, bizzat Allah Zülcelalden gayri metluv vahiyle almaktadır.(8)
4-“ Yüce Rabbimiz Haşr sûresinin 5. âyetinde şöyle buyuruyor: “Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.”
Nadiroğulları’nın Peygamber Efendimiz’i öldürme teşebbüslerinden dolayı, Müslümanlarla, Nadiroğulları arasında savaş olmuştur.(9) Bunun üzerine, Allah Rasulü, Nadiroğulları’nın sağlam kalelerini muhasara etmiş, onların ümitlerinin kesilmesi ve teslim olmaları içinde, Nadiroğulları’nın hurmalıklarının belli bir bölümünün kesilmesini emretmişti. Bunun üzerine hurmalıkların bir kısmı kesilmiş, fakat daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Rasulullah’a gelip “Ey Allah’ın Rasulü, kestiğimizden dolayı bize bir vebal, bıraktığımızdan dolayı da bir günah var mı?” diye sormuşlardır. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Haşr suresinin 5. ayetini inzal buyurdu. İnen bu ayetle Cenabı Allah müminlerin düşmüş olduğu meseleye çözüm getirmiştir. Ayette Allah (cc) şöyle buyuruyor:“Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (Haşr 5)
Ayetin ifadesinden de anlaşılacağı gibi, müminlerin arasında tartışmaya yol açan hurmalıkların kesilmesi, bizzat Allah’ın emriyle olmuştur. Kur’anın her hangi bir yerinde hurmalıkların kesilmesi hakkında daha önceden inzal olan bir ayet yoktur. Olaydan, yani tartışmadan sonra konuyla ilgili inen bu ayet tekdir. O halde Rasulullah, Allah’ın izniyle olan bu hurmalıkların kesilmesi emrini, Kur’anda olmayan bu vahyi, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla almıştır.
5- Yüce Rabbimiz Bakara sûresinin 187. âyetinde şöyle buyuruyor: “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (Ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliğinin (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın.”
Cenabı Allah müminlere orucu farz kılmıştır. Oruç, ilk farz kılındığı zaman yatsı namazından sonra başlıyor ve güneş batana kadar devam ediyordu. Yani sahur yoktu ve yatsı namazından sonra kadınlara yaklaşmakta haramdı. Rivayetler de, bazı sahabelerin Ramazan boyunca eşlerine yaklaşmadıkları ve bu yüzden de nefislerinden korktukları rivayet edilmektedir. Bunun üzerine Allâhu Teala Bakara suresinin 187. ayetini indirdi. Dolayısıyla kadına yaklaşmanın ve sahurun helal kılındığına dair nass mevcuttur. O halde önceki haram emri nerededir? Kur’anın her hangi bir yerinde bu haram mevcut değildir. O halde Rasulullah bu emri Allah’tan nasıl aldı? Elbette ki vahyi gayri metluv yoluyla.(10)
6- “Yüce Rabbimiz Ali İmran sûresinin 164. âyetinde şöyle buyuruyor: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”
Bu ve benzeri âyetlerde, Hz. Peygamber’e kitabın yanında hikmetin de verildiği beyan edilmektedir.(11) Bu hikmetin kitap olması mümkün değildir. Çünkü, eşsiz bir belâğat mu’cizesi olan Kur’an-ı Kerim’in içinde gelişigüzel kullanılmış kelimeler, maksadı bütün bütün kapalı ifadeler ve gereksiz itnab, yani gereksiz yere sözü uzatma olamayacağından, söz konusu âyet-i kerimelerde, hikmetten maksat, kitap veya kitabın bir kısmı olamaz; zira o zaman hikmet kitap üzerine atıf yapılmazdı. Birbirine atıfla yanyana zikredilen iki şey, birbirinden farklı olmalıdır. Hikmetin ne anlama geldiği tartışılabilir; ama şunu kesin olarak ifade ediyoruz ki, kitaptan maksat, Kur’an olduğuna göre, hikmet, Kur’an’ın dışında ve Rasûlüllah’ın misyon sahasına giren ve hemen Kur’an’dan sonra gelen bir şeydir. İmam Şafii, bu konudaki âyetleri sıraladıktan sonra şu sonuca varır: Allah Teâlâ, “kitap” deyince Kur’an’ı, “hikmet” ile de görüşlerine katıldığım ehl-i Kur’an âlimlerinin dediği gibi Rasûlüllah’ın sünnetini kasdetmiştir. Bu görüş, Kur’an’ın ifadesine uymaktadır. Allah, en iyisini bilir. Çünkü Kur’an, önce kitabı, peşinden hikmeti zikretmiştir. Allah Teâlâ da kendilerine, kitap ve hikmeti öğretmekle kullarına yaptığı ihsanı zikretmektedir. Buradaki hikmetin, Rasûlüllah’ın sünnetinden başka bir şey olduğunu söylemek de uygun değildir. Sebebi şudur: Allah Teâlâ, hikmeti, kitapla yanyana zikretmiştir. Ayrıca Peygamber’ine itaati ve herkese onun emrine uymayı farz kılmıştır. Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinden başka hiçbir söz için “farz” denilmesi caiz değildir. Bunun sebebi de Allah Teâlâ’nın, Rasûlü’ne imanı, kendisine iman ile beraber zikretmesidir.”(12)
7- Yüce Rabbimiz Bakara sûresinin 238-239. âyetlerde şöyle buyuruyor: “Namazları ve orta namazı koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzurunda durun. Eğer bir tehlikeden korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın. Güvene kavuştuğunuz ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı anın.’”
Buradaki ‘Size öğrettiği şekilde’ ifadesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi namaz, Kur’an’da tafsilatlı şekilde öğretilmemiştir. O halde Hz. Peygamber’in bu konuda Cebrail vasıtasıyla bir takım emirleri almış olması gerekir.Bu görüşü, Cebrail’in Hz. Peygamber’e gelip beş vakit namazı bizzat tatbikatlı bir şekilde öğrettiği rivayetleri(13) teyit etmektedir. Kısaca, ayette geçen ’Allah’ın size öğrettiği şekilde’ ifadesi Hz.Peygamber’e Kur’an dışında da vahiy geldiğine işaret etmektedir. Çünkü Cibril’in öğretmesi demek netice itibariyle Allah’ın öğretmesi demektir.
8-Yüce rabbimiz Kıyame suresinin 17. Ayetinde şöyle buyuruyor: “Onu çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu (beyan etmek) açıklamak da bize aittir.”
Beyan, lügatlerde “bir başkasını açıklayan şey” ifadesiyle tanımlanır. Istılahta ise; Mana kapalılığını giderip onu muhatabın anlayacağı bir şekilde açıklamak veya hükmü Allah tarafından açıklanmış nassın keyfiyetini ifade etmek üzere kullanılan bir terimdir.(14) Burada Allah(cc) Kur’an ayetleri zımnında ayrıca beyana ihtiyaç gösterenler bulunduğunu ve o beyanın da yine vahiyle Efendimiz (s.a.v)’e gösterileceğini ifade buyurmaktadır. Kur’an’ın beyan edilmesi gereken ayetler ihtiva ettiği gerçeği bir diğer ayette de şöyle zikredilmektedir: “Sana da Zikr’i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.’(15) Bir önceki ayette Kur’an ayetlerini beyan etme işini bizzat Allah Teala tekeffül buyurmuşken, bu ayette beyan işinin Efendimiz (s.a.v)’e ait bir görev olduğu belirtilmektedir. Kur’an’ı beyan sadedindeki Sünnet, vahiyle Efendimiz’e öğretilmektedir. Ancak bu vahiy kur’an dışı bir vahiydir. Bunun böyle olduğunu, yukarıda mealini zikrettiğimiz el-Kıyâme ayeti ortaya koymaktadır. Zira o ayete yakından baktığımızda şunu görüyoruz: Allah Teala, Kur’an ayetlerinin beyanının kendisine ait olduğunu ifade buyurmaktadır. Öyleyse Kur’an’ın beyana ihtiyaç gösteren her ayetinin başka bir ayet veya Kur’an dışı vahiy tarafından yerine getirilmiş olması gerekir. Birinci ihtimal tamamiyle geçersizdir. Zira Kur’an’ın beyana muhtaç her ayetinin yine bizzat Kur’an’ın başka bir ayeti tarafından beyan edildiğini göremiyoruz.
Öyleyse Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan sünnetlerin, Efendimiz (s.a.v)’e Kur’an dışı (gayri metluvv) bir vahiyle iletildiğini söylemek zorundayız.(16)
Yukarıda zikrettiğimiz ayetler dışında Rasulullah’a Kur’an’dan başka vahyin indiğini deklare eden başka ayetler de vardır.(17) Daha geniş bilgi almak isteyenler dipnottaki kitaplara başvurabilirler.(18)
B- HADİS-İ ŞERİFLERDEN DELİLLER
Baştan ifade edelim ki, hadislerden delilleri sünnet münkirlerinin, (daha genel bir ifadeyle vahyi gayri metluv münkirlerinin) ikna olması için değil de, bu konuda hakkı arayan kardeşlerimiz için serdedeceğiz:
1- Hz. Peygamber efendimiz bir hadisinde: ” Haberiniz olsun! Bana bir kitab ve bir o kadar da misli (sünnet) verildi. Haberiniz olsun rahat koltuğu üzerinde karnı tok bir halde kurulmuş kişinin, ‘Bu Kur’an’a sarılın. Onda nelere helal denmişse onları helal edinin nelere de haram denmişse onları haram edinin’ diyeceği zaman yakındır. Haberiniz olsun ehli eşeğin eti size helal değildir. Yırtıcı hayvanlardan köpek dişli olanlar da helal değildir. Anlaşmalı olanların yitikleri de helal değildir. Ancak sahipleri tarafından ihtiyaç duyulmadan atılan müstesna. Kim bir topluma misafir olarak inerse onu ağırlamaları o topluma gerekli bir görevdir. Şayet misafir etmezlerse hak ettiği miktar kadar onları cezalandırır.’(19) buyurmuştur.
Hz.Muhammed, hadiste ifade edildiği üzere kendisine Kur’an ve artı olarak bir vahyin indirildiğini belirtmiştir. Devamında bir takım şeyleri helal ve haram kılmıştır. Hz. Peygamber hüküm koyarken, bu hükümleri kendi kafasından koymamıştır. Rasulullah’ın Kur’an ışığında onda olmayan hükümleri koyması da elbetteki bir vahyin mahsülüdür ve Hz. Peygamber’in bu noktada koymuş olduğu hükümler ‘ o size temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar’ ayetine racidir.(20)
2- Ebu Hureyre (r.a.)’nin naklettiğine göre: Hz. Peygamber (a.s.) bir gün insanların arasında oturuyordu. O sırada ona bir zat geldi ve: “Ey Allah’ın Rasulü! İman nedir?” dedi. “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine inanman ve keza son dirilmeye iman etmendir” buyurdu. İslâm nedir? dedi. “İslâm, Allah’a kulluk etmen ve ona hiç bir şeyi ortak yapmaman, Farz namazı dosdoğru kılman, farz kılınmış olan zekâtı vermen ve Ramazanda oruç tutmandır” buyurdu. Ey Allah’ın Rasulü! İhsan nedir? dedi. “Allah’a onu görürcesine ibadet etmendir. Her ne kadar onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür” buyurdu. Ey Allah’ın Rasulü, Kıyamet ne zamandır? dedi. (Cevaben Efendimiz) Buyurdu ki: “Bu konuda sorulan sorandan daha çok bilgiye sahip değildir. Fakat onun alâmetlerini sana haber vereceğim: Cariyenin efendisini doğurması, onun alâmetlerindendir. Yalınayak ve çıplak kimseler, insanların idarecileri oldukları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. Koyun çobanları yüksek bina kurmakta birbirleriyle yarışa başladıkları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. (Kıyametin vakti) Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği beş şeye dahildir.” Bundan sonra Peygamber: “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez, yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez, şüphesiz Allah her şeyi bilendir, herşeyden haberdardır” ayetlerini okudu. Ebu Hureyre der ki: Sonra o şahıs dönüp gitti. Arkasından Allah Rasulü (a.s.): “O adamı bana geri getiriniz” diye emretti. Bunun üzerine sahabeler onu geri getirmek için aramaya başladılar, fakat birşey göremediler. Bunun üzerine Allah Rasulü (a.s.): “İşte o, Cebrail’dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir” buyurdu.(21)
Hadiste ifade edildiği üzere Cebrail (a.s.), bizzat efendimizin ifadesiyle “insanlara dinlerini öğretmek için” gelmiştir.
3- Ebu Hureyre’den Rasulullah Aleyhisselâm’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir.
“Allah Azze ve Celle buyurdu ki, Kulum bir iyilik düşünür de yapmazsa onu kendisi için bir iyilik olarak yazarım. O iyiliği yaptığında, on kattan yediyüz kata kadar sevap yazarım. Bir kötülük düşünür de yapmazsa, bundan dolayı aleyhine birşey yazmam. Kötülüğü işlerse sadece bir kötülük olarak yazarım.(22)
Yine Ebu Hureyre Radiyallahü Anh’den Rasulullah Aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:”Allahü Teala buyurdu ki; Ademoğlu, dehre küfrederek Bana eziyet eder. Dehr Benim. İş Benim elimdedir, gece ile gündüzü birbiri ardına Ben getiririm.(23)
Hazreti Peygamber’in Allah Teâlâ’dan rivayetle ifade buyurduğu hadislere “Kudsi Hadis” denilir. Hz. Peygamber’in istediği ibare ile ifade etmek üzere bazen Cibril (a.s) vasıtasıyla ve bazen de vahiy, ilham ve rüya suretiyle Allah Teâlâ’dan rivâyet ettiği hadistir. Kudsi hadislerin, bir taraftan ilk kaynak olarak Allah Teâlâ’ya izafe edilmesi, diğer taraftan Hz. Peygamber’in hadisleri arasında ve hadis lafzıyla zikredilmesi, bunların bazı yönlerinden Hz. Peygamber’in hadislerine benzerliğini ortaya koymaktadır. Zira Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmı olup Hz. Peygambere vahyolunmuştur; kudsî hadislerin de ilk kaynağı Allah Teâlâ olduğuna ve Hz. Peygamber tarafından ondan rivayet edildiğine göre, bunlar da vahiydir.(24) Hadis-i Kudsi’ler peygamberimize Kur’an dışında gelen vahyi ispatlayan verilerdendir.
4- Hz. Huzeyfe (ra)’ın rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Bu, alemlerin Rabbinin elçisi Cibril’dir. Kalbime şunları ilham etti: Hiç şüphesiz bir nefis, ulaşması gecikse de rızkı tamamen eline geçmeden ölmez. Öyleyse Allah’tan korkun ve rızkınızı güzel yollardan arayın. Sakın rızkınızın gecikmesi sizi, onu Allah’a isyan ederek almaya sevk etmesin. Hiç şüphesiz, Allah Katındaki şeylere ancak O’na itaat edilerek ulaşılır.”
“Cibril Kalbime şunları ilham etti” cümlesi peygamberimize Kur’an dışında gelen vahiyler geldiğini ispatlamaktadır.(25)
5- Ebu Said el-Hudri diyor ki: “Rasulullah bir zaman sahabelerine namaz kıldırırken papuçlarını çıkardı ve sol tarafına koydu. Cemaat bunu görünce onlar da papuçlarını çıkarıp attılar. Rasulullah namazını bitirince onlara: “Sizi papuçlarınızı atmaya sevk eden sebeb nedir?” diye sordu. “Biz senin onları çıkarıp attığını gördük, biz de attık” dediler. Rasulullah (sav) de buyurdu ki: “Bana Cibril (as) geldi ve papuçlarımda pislik bulunduğunu bildirdi. Sizden biriniz mescide geldiği zaman papuçlarına baksın. Onlarda bir pislik veya eziyet verecek bir şey görürse, onu silsin ve onlarla namazını kılsın.“(26)
Hadisteki “Bana Cibril (as) geldi ve papuçlarımda pislik bulunduğunu bildirdi” ifadesi net bir ifade olarak peygamberimize Kur’an dışında gelen vahiyler geldiğini ispatlamaktadır.
6-Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ kendisine:Biz hazar namazı ile, korku (havf) namazını Kur’an’da buluyoruz. Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur’an’da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu? diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni Hâlid’e; Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız” demiştir.(27)
Hz. Ömer Şam seferine çıktığı zaman yolda iken Suriye arâzisinde veba salgını haberi gelir. Yoluna devam edip etmeme ve alınması gereken tedbir hususunda tereddüde düşer. Önce yanındaki Muhacirûnu dinler, farklı tavsiyelerde bulunurlar. Sonra Ensârı çağırır, onları dinler onlar da farklı görüşler ileri sürerler. Sonra: “Bana fetih muhâcirlerinden olan Kureyş yaşlılarını çağırın” der. Bunlar ihtilaf etmeksizin dönmeyi teklif ederler. Hz. Ömer (radıyallahu anh) kararda zorluk çekerse de, bir ihtiyacı için oradan ayrılmış bulunan Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)’ın dönüşü meseleyi çözer: “Ben, der, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı dinledim: “Bir yerde veba olduğunu duyarsanız oraya gitmeyin, bulunduğunuz yerde çıkarsa orayı terketmeyin” demişti. Sâlim İbnu Abdillah (radıyallahu anh)’ın kesin ifadesine göre, Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu rivayet üzerine geri dönme emri verir.(28)
Bir gün Abdullah b. Mes’ud: “Allah Teala, dövme yapan (ben yapan) dövme yaptıran, tüylerini alan, güzellik için dişlerinin arasını törpületen ve Allah‘ın yaratma şeklini değiştiren kadınlara lanet eder”demiştir. Onun bu sözü, Esedoğullarından Ümmü Yakub isimli Kur’an’ı çok iyi okuyan ve anlayan bir kadına ulaşmış kadın da İbn Mesud’a gelerek, “İşittiğime göre sen şöyle ve şöyle olan kadınlara lanet okumuşsun” demiştir. Abdullah bin Me-sud da o kadına şu cevabı vermiştir: ”Niçin ben, Rasulullah tarafından lanetlenen ve Allah’ın kitabında da hükmü bulunan kimseleri lanetlemeyeyim?” Kadın: “Ben Kur’an’ın iki kapağının arasında bulunan bütün âyetleri okudum. Böyle bir lanetleme bulamadım.” demiş, Abdullah bin Mes’ud da, “Eğer okumuş olsaydın onu bulurdun. Sen Allah Teala’nın “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının” âyetini okudun mu? diye sormuş, kadın: “Evet okudum” demiştir.Bunun üzerine Abdullah: “Kadınların bunları yapmalarını Rasulullah yasaklamıştır” demiştir.(29)
Yukarıdaki üç rivayetten anlaşılan odur ki; Sahabe-i Kiram, peygamber efendimizin her zaman vahiy almakta olduğunu bilmekteler ve peygamberimizin buyurduklarının aynen yüce Allah’ın buyurdukları gibi olduğunun idraki içindedirler.
ara
C- ALİMLERİMİZİN GÖRÜŞLERİ
Tabiun alimlerinden Hasan b. Atiyye şöyle demektedir: Cebrail Rasulullah’a aynı Kur’an’ı indirdiği gibi sünneti indirir ve Ona Kur’an’ı öğrettiği gibi öğretirdi.(30)
Müctehid alimlerimizden İmam Şafi: “Allah Teala da kendilerine, Kitap ve Hikmet’i öğretmekle kullarına yaptığı ihsanı zikretmektedir. Bunasslarda geçen hikmetin Hz. Peygamber (sav)’ın sünnetinden başka bir şey olduğunu söylemek uygun değildir. Sebebi şudur: Allah Teala hikmeti Kuran’la birlikte zikretmiştir.”(32)
İbn Hazm bu meseleyi izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur:’Okunan vahiy, Kur’an’dır. Nazmı, mucizedir. Her türlü tahrif ve tebdilden korunmuştur. Okunmasıyla ibadet edilir. Cebrail vasıtasıyla peygamberimize uyanıkken indirmiştir. Uyku, ilham veya başka bir yolla indirilmediği hususunda icma vardır. Vahy-i gayri metluv’a gelince nazmı, mucize değildir. Fakat nakledilen vahiydir. Bunlar Hz. Peygamberin hadisleridir. “İman, İslâm ve ihsan”ın tarifini yapan hadiste olduğu gibi hadisler, Peygamberimiz’e ya Cibril vasıtasıyla uyanıkken ya da bunun dışındaki diğer vahiy şekilleriyle gelmişlerdir. Ancak bunların manaları vahiyle gelirken lafızları peygamberimize aittir. Zaten hadislerin Kur’an’dan ayrıldığı taraf da burasıdır. Onun için hadisleri manalarıyla nakletmek caiz görülmüştür.(33)
İbn Kayyim el Cevziyye demiştir ki: “Allah Teala kendisine ve Rasulü’ne itaati emretti. Peygambere emrettiklerini, Kitab’a arzetmeksizin bizatihi kendisine itaatin vacip olduğunu bildirmek için, ‘peygambere de itaat ediniz’ buyurarak “itaat” emrini tekrarladı. Hz. Peygamber (sav) bir emir verdiği zaman, o emir Kuran’da bulunsun bulunmasın, mutlak ve müstakil olarak kendisine itaatin vacip olduğunu bildirirdi. Çünkü O’na, Kitap ve beraberinde benzeri değerde sünnet verilmiştir. Allah Teala, Ashab-ı Kiram’ın, Hz. Peygamber ile toplu bir işteyken ondan izin almadan herhangi bir yola ve yere gitmemelerini, imanın gereklerinden kılınca, O’nun izni olmadan ilmi bir görüşe ve hükme gitmemeleri daha öncelikli olarak imanın bir gereği olmaktadır. Hz. Peygamberin (sav) böyle bir konudaki izni ise getirdiği vahiy ve sünnetin o şeye izin verdiğini göstermesi ile bilinmektedir.”(34)
Günümüz alimlerinden Muhammed Hamidullah şöyle demektedir: Vahiy, bizzat Rasulüllah Muhammed (s.a.v.) tarafından gayet açık bir şekilde iki sınıfa ayrılmış bulunmaktadır. Bazı durumlarda O: “Bu Allah’ın katındadır; onu yazı ile tespit edin, ezberleyin ve namazlarınızın belli yerlerinde tilâvet edin” diyor. İşte bu işaret ettiği şey, Kur’an-ı Kerim çerçevesine girer. Diğer bazı durumlarda ise O: “Bunu şöyle yapın” diyor ve hatta bazen hiçbir söz (hadis) sarfetmeksizin sadece belli bir şekilde hareket edip işliyordu ve bütün bu gibi durumlarda yazı ile tespit emrini vermiyordu. İşte bu halde karşımıza vahy-i metluv ile vahy-i gayri metluv farkı çıkar; bu ikinci sınıfa girenler, umumiyetle Hz. Peygamber’in “hareket”, “iş” ve “tutumları”na dair anlatılanlar hadis yahut bundan farklı bir mana taşımayan sünnet şeklinde adlandırılır. Kuran’a nazaran Peygamber, her ne söylediyse vahiy üzerine söyledi. Bununla beraber bütün söylediklerinin namazlarda okunmasını emretmedi.Buradan, ‘tilavet edilmiş, okunmuş’ vahy ile ‘tilavet edilmemiş’ vahy arasındaki fark anlaşılır.(36)
Bütün bunlardan sonra şöyle bir tespitte bulunmak mümkündür: Dinin tebliği sadece Kur’ân-ı Kerîm vasıtasıyla yapılmamış; Allah Teâlâ, pek çok ayrı yolla peygamberine dini bildirmiştir. Dolayısıyla sünnet vahiy kaynaklıdır ve vahyin onayından geçmiştir. Diğer yandan bir dinin sadece kutsal kitap ile duyurulacağına dair bir delil bulunmamaktadır. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerîm’in de bütünüyle bir kerede nâzil olmayışı, dinin tamamlanmadığı şeklinde anlaşılmadığı gibi, eksiklik olarak da görülmemiş ve Müslümanlar Rasûlullah’ın bütün bildirdiklerine Kur’ân ve Sünnet ayırımı yapmadan uymuşlardır.
En son olarak şunu ifade edelim ki; Peygamberimize Kur’an dışında gelen vahyi ispatlayan açıklamalarımızdan, tüm hadis külliyatının vahiy olduğunu savunduğumuz sonucu çıkarılmamalıdır. Bu husustaki tercih ettiğimiz görüş, çağımızın büyük alimlerinden Seyyid Ebu’l A’la Mevdudi’nin görüşüdür. Mevdudi “O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.“(37) ayetlerini tefsir ederken şöyle der:
“Bu bağlamda şöyle bir soru yöneltilebilir: “Hz. Peygamber’in (s.a) tüm sözleri Allah katından mıdır? Değilse şayet, Hz. Peygamber’in (s.a) sözlerinden hangisi kendisine ait, hangisi Allah’ın vahyidir?” Böyle bir sorunun cevabını şu şekilde verebiliriz: Kur’an kesinlikle bir vahiydir ve içindeki tüm sözler istisnasız Allah’a aittir. Hz. Peygamber’in (s.a) kendi sözleri ise üç kategoriye ayrılabilir:
1) Hz. Peygamber’in (s.a) İslâm’ı tebliğ, Kur’an’ı beyan ve izah niteliği taşıyan sözlerinin tümünün vahy kaynaklı olduğuna şüphe yoktur. Maazallah bunlar hevasından uydurduğu düşünceler değildi.
Bir bakıma Hz. Peygamber, (s.a) Allah’ın tayin ettiği resmi bir sözcüydü. Bu tür vahy, kelimesi kelimesine Kur’an gibi nazil olmuş değilse bile, Hz. Peygamber’in (s.a) söylediği bu sözler yine de vahy ilmine dayanmaktadır. Ancak Kur’an ve Hz. Peygamber’in (s.a) sözleri arasındaki fark, Kur’an’ın anlamıyla birlikte kelimelerinin de Allah tarafından nazil olması, buna karşılık Hz. Peygamber’in (s.a) izah niteliğindeki sözlerinin, Allah tarafından öğretilmiş olmasına rağmen, kelimelerinin kendisine ait olmasıdır. Bu bakımdan, Kur’an’a, “Vahyi Celî”(38) Hz. Peygamber’in (s.a) bu tür sözlerine de “Vahyi Hafî”(39) denilir.
2) Hz. Peygamber’in (s.a) Müslümanların lideri olması münasebetiyle Allah’ın kelimesini yüceltmek ve dini ikame etmek için mücadele ederken muhtelif zamanlarda verdiği emirleri kapsayan sözleri. Bu mücadele boyunca Hz. Peygamber, (s.a) zaman zaman sahabeyle istişarede bulunmuştur. Bu istişareler sonunda O, bazen kendi reyinden vazgeçip, sahabelerin reyini kabul etmiştir. Bazan de sahabeler “Bu sizin kendi sözünüz mü yoksa Allah’ın vahyi midir?” diye sormuşlar, O da “Benim sözümdür.” karşılığını vermiştir. Bazen Hz. Peygamber (s.a.) içtihat edip, bu doğrultuda emir verdikten hemen sonra, Allah Teâlâ, Onun buyruğunun aksini bildiren ayetler inzal etmiş ve bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) yanlış olan içtihadını düzeltmiştir. Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber’in (s.a.) sözleri hevasından olmayıp, Allah’ın teyid etmesiyle kesinlik kazanmıştır. “Hz. Peygamber’in (s.a.) her söylediği vahiy midir?” sorusuna gelince, Onun bir insan olması hasebiyle söylediği sözler, sahabeleriyle istişare ederek aldığı kararlar veya Allah’ın aksini emrettiği konulardaki içtihatları vahiy değildir. Fakat bunların dışında söylediği sözler “vahyi hafî” grubuna girer.
İslâm hareketinin önderliğine, Müslümanların emirliğine, İslâm devletinin başkanlığına kendiliğinden tayin olmadığı gibi, Onu halk da seçmemiştir. Bu mevkiler O’na Allah tarafından verilmiş ve O da bu mevkilerdeki yetkisini Allah’ın emriyle kullanmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.) kendi içtihatlarına dayalı icraatı da Allah tarafından teyit edilmiştir. Yani Onun görüşleri, Allah’ın kendisine verdiği ilme dayanmaktadır. Ancak yanıldığında Allah Teâlâ hemen Onun sözkonusu yanlışlığını “Vahyî Celî” ile düzeltmiştir. Bundan, Rasûlullah’ın (s.a) kendiliğinden yaptığı içtihatların Allah’ın rızasına muvafık olduğu anlaşılıyor. Çünkü böyle olmasaydı, muhakkak Allah kendisini ikaz ederdi.
3) Hz. Peygamber’in (s.a) bir insan olması hasebiyle, peygamberlikten önce ya da sonra, Nübüvvet ile ilgili olmayan sözleri. Bu bağlamda öncelikle bilinmesi gereken husus, kafirlerin, Rasûlullah’ın bu tür sözleriyle ilgili itirazlarının bulunmayışıdır. Onlar Hz. Peygamber’i, yukarıdaki iki kategoriye giren sözlerinden ötürü, dalaletle suçluyorlardı. Dolayısıyla sözkonusu ayette Hz. Peygamber’in (s.a.) Nübüvvet ile ilgisi bulunmayan sözleri kastedilmemektedir. Ancak yine de belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber’in (s.a.) bu tür sözleri bile hak ve doğruluğun dışında başka bir şey ifade etmez. Çünkü Allah, Onu takva timsali bir peygamber olarak göndermiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in (s.a.) her sözü vahyin nuruyla aydınlanmıştır. Nitekim Ebu Hureyre’nin rivayetine göre, Rasûlullah (s.a) “Ben Hak’tan başka hiç bir şey söylemem” dediğinde ashabtan biri “Ya Rasûlallah ama siz bazen bizlerle şakalaşıyorsunuz” diye sorunca O, “Ben gerçekten de Hak’tan başka bir şey söylemem” demiştir. (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud) Amr b. el-As’ın oğlu Abdullah şunları anlatıyor: “Ben Hz. Peygamber’in (s.a.) ağzından çıkan her sözü yazıyordum. Bunun üzerine bazı kimseler bana, “Sen Rasûlullah’ın (s.a) söylediği her sözü yazıyorsun. Oysa O, bazan kızgın bir halde de konuşur” deyince, ben de yazmaktan vazgeçtim. Bir defasında da bu hususu Rasûlullah’a arzettim. Bunun üzerine O, “Sen yaz. Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, benim ağzımdan Hak’tan başka birşey çıkmaz” dedi.”(40)
__________________
(1) Hasan Karakaya, Fıkıh Usûlü,s.74,Buruc Yayınları, İstanbul-1998; Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, s.143, Rağbet Yayınları, İstanbul-2004, İbn Hazm, İhkâm fi-Usuli’l-Ahkâm, I/95, 1. baskı,Beyrut, 1985; Mevdudî, Sünnetin Anayasal Niteliği, s. 94, (çev. N. Ahmet Asrar), İstanbul, 1997, İzmiri, Muhammed Fadıl, Mir’atu’l Usul Haşiyesi, Bosnalı Hacı Muharrem efendi Mat.s. 197
(2) Bu konuda İbrahim Sarmış’ın, Hz. Muhammedi Doğru anlamak (Konya-2005) adını verdiği 2 ciltlik eseri örnek gösterilebilir.
(3) Buhari, K. Tefsir el-Kur’an, Sure: 66, bab: 1. Ayrıca bakınız:Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/544-545.
(4) Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, s.145
(5) (Kıyame 36)
(6) Ahzab 36
(7) İbn-i kesir, Tefsiru İbn-i kesir, c. 12, s. 6545, Çağrı yayınları, İstanbul; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, c.1,s.98-103,Şamil Yayınları
(8) İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 2/381; Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi,c.2,s.543 inkılap Yay ., Muhammed Salih Ekinci, a.g.e, s.144
(9) Geniş bilgi için bak:Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, s.271-274,Gonca Yayınevi, İstanbul
(10) Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, c.1,s.427-8,Risale Yayınları
(11) Bakara 231, Nisa 113, Ahzab 34
(12) Muhammed b. İdris eş-Şafi, er’Risale, (thk. Ahmet M. Şakir), Kahire 1979., s.45.
(13) Muhammed b. İsa et-Tirmizi, Sahihu’t-Tirmizi, İst. 1981, salat 149, Ebu Davud, Sünen salat 2, 393.
(14) Bkz: TDV İslam Ansiklopedisi, “Beyan” maddesi, c.6, s.23-25, İstanbul-1992
(15) en-Nahl, 46.
(16) Ebubekir Sifil, Sünnetin Otoritesi, http://www.tahavi.com/makaleler/049. html
(17) Fetih 15, İsra 60, Fetih 27
(18) Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, s.89-135, Rağbet Yayınları, İstanbul-2004; Muhammed Taqi Usmani, Sünnet’in Bağlayıcılığı, İstanbul-2005, Rağbet Yayınları
(19) Ebu Davut, 6 (4604); Şâtıbî, el-Muvâfakât fi-Usûli’l-Ahkâm (Türkçesi: Mehmet Erdoğan), c.4,s.4 ve devamı, İz Yayıncılık, İstanbul,1993.
(20) Araf 7/157
(21) Sahih-i Müslim, İman 10
(22) Müslim: İmân: 204. Buhari, Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâî, Muvatta’dan Kudsi Hadisler, Madve Yayınları: 107-108.
(23) 26 Buhari Tefsir, Casiye Suresi: 1; Tevhid: 35.
(24) Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, s.123-4,Ankara 1980.Ayrıca bak: Buhari, Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâî, Muvatta’dan Kudsi Hadisler, Madve Yayınları,İstanbul
(25) ibn-i Mace, Ticaret, 2 Beyhaki sünen, VII 76
(26) Ebû Dâvûd Kit. İlim bab: 10 hn. 3660; Tirmizî Kit. ilim bab: 7 hn. 2656-2657; İbni Mace Kit. Mukaddime bab: 18 hn. 230, 232, 236; Müsned İmamı Ahmed c. I Sh. 437 c. III Sh. 225 c. IV Sh. 8
(27) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/229.
(28) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/47-49.
(29) Buhâri, Kit. Libas, bab: 82, 84, 85, 87; Müslim, Kit. Libas: bab: 120 hn. 2125; Ebû Dâvûd; Kit. Terecciil bab: 5, hn. 4169; Tirmizi, Kit. Edeb, bab: 33 İm. 2782; İbn Mace, Kit. Nikah, bab: 52 hn. 1989
(30) Darimi Mukaddime: 49.
(31) Al-iİmran Suresi, 164
(32) İmam Şafi, er Risale, 78
(33) İbn Hazm, İhkâm fi-Usuli’l-Ahkâm, I/95, 1. baskı,Beyrut,1985
(34) İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l-Muvakki’în an-Rabbi’l-Alemin,s. 58 , 1.baskı, Beyrut,1991
(35) Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi,s.16 (Türkçesi: Salih Tuğ) ,İstanbul 1993
(36) Muhammed Hamidullah, Muslim Conduct Of State (terc., İslamda Devlet İdaresi, s.16,İstanbul-1963
(37) Necm 3-4
(38) Vahyi Celî:Açık vahiy yani Kur’an’da bulunup, tilavet edilen vahiy
(39) Vahyi Hafî:Gizli vahiy yani Kur’anda bulunmayan, vahy-i gayri metluv denilen vahiy
(40) Ebû Dâvûd, Kit. İlim, hn: 3646 Darinıi; Kil. Mukaddime bab: 13; Müsned İmam Ahmed c. II. sh. 162, 192. Mevdudi, Tefhimul Kur’an. Mevdudi’nin Sünnet anlayışı hakkında Yrd.Doç.Dr Yavuz KÖKTAŞ’ın Mevdudi’nin Hadisle İlgili Görüşleri Ve Hadis Tahlilleri Üzerine (sakarya üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi 8 / 2003) makalesi okunmaya değerdir.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Bir Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu deşifre ettiğimiz Caner Taslaman'dan 'Çevir kazı, yanmasın' tavırları

Caner Taslaman FETÖ'nün para kasası Bank Asya'nın yönetim kurulu Başkan'ı meşhur Kalkavan'ların damadıdır. Taslamanın eşi Feryal Kalkavan Hanımın kuzeni İhsan Kalkavan FETÖ firarisidir. İhsan Cemaatin para kasasıydı. Feryal hanımda Kalkavan aile Şirketlerinde genel müdür. Soru Caner Taslamanın akademik yükselişinde Kalkavan'ların veyahut FETÖ'nün bir etkisi olmuşmudur?





6 TEMMUZ 2017 PERŞEMBE


Bir Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu deşifre ettiğimiz Caner Taslaman'dan 'Çevir kazı, yanmasın' tavırları... | Mehmet Fahri Sertkaya


akademi dergisi, aladağ yangını, cansu canan özgen, gerçek yüzü, haber türk, içimizdeki israil, masonlar, Mehmet Fahri Sertkaya, caner taslaman, sabetayistler, adnan oktar, 'Geleneksel İslam, bilimsellik, akıl, mantık, felsefe, ehl-i sünnet inancı, tülay kumaşçı, twitter, facebook sayfası, Osman Caner Uygun, kızıl imamcılar, Sabetaycı Didem Ürer, avukat Metin Feyzioğlu


ÇEVİR KAZI, YANMASIN...



Dear Mr. Taslaman!


Haftalardır senin gerçek yüzünü bu millete ilan ediyoruz. Defalarca profilinden en medeni şekilde sorular yönelttik, acayip bir tavırla görmezden geldin ama görünen o ki, bu gayretin de seni kurtaramadı, artık yavaş yavaş topun ucuna geldin.

Yaklaşık üç saat kadar önce, Facebook ve Twitter hesaplarında paylaştığın bu metin, sorularımız karşısında haftalardır neden susup kaldığını, Cansu Canan Özgen'in de neden susup kaldığını, aslında verebilecek bir cevabın/cevabınız olmadığını gözler önüne seriyor.



1- Soy adının Sabetaycılık ekseninde tartışıldığını, soy adından sebep Müslüman görünen Sabetaycı bir gizli Yahudi olduğunun iddia edildiğini bile neden yazamadın? Neden açık yüreklilikle ve net duruşla hala 'Bana Sabetaycı gizli Yahudi diyorlar. Ben Sabetaycı değilim'diyemiyorsun da 'Fikirleri tartışmak yerine, bu saçmalıkları tartışmak' şeklinde cümleler ile ve peşi sıra gelen aşağılayıcı, seviyesiz, saldırgan tabirler ile tuhaf, panik halinde, çaresiz kalmış bir psikolojiyi yansıtıyorsun?



2- Programına seni sık sık çıkartıp da İslam itikadının dibine nükleer bombaları döşemene yardım ve yataklık eden Selanik'li Sabetaycı Cansu Canan Özgen neden hala susuyor ve çok değerli konuğu olduğun, hatta demirbaşlarından biri olduğun halde sana destek veremiyor? SahiSabetaycı Emre Dorman, bu zor zamanında neden seni arkalamıyor, tartışmalara girmiyor? Ya da beraberce İslam itikadının dibini oymaya ve milyonlarca Müslümanın itikadını bozmaya, sonsuz saadetini çalmaya çabaladığınız Haber Türk isimli televizyon kanalının sahibi olanSabetaycı Turgay Ciner nerede? Yalnızlar rıhtımında gibisin Taslaman? Bir de, senin 2009'dan sonra televizyonlarda sık görünmeni sağlayanlar kimler? Bunun zeminini hazırlayan kişilerden biri, Sabetaycı Okan Kaan Bayülgen mi? Okan Kaan Bayülgen'in, bu ülkede kaç Sabetaycı gizli Yahudiyi meşhur ettiğini ve içi boş teneke misali kaç Sabetaycıyı muteber kişiler olarak gösterdiğini/kabullendirdiğini bilmediğimizi mi sanıyorsun?

akademi dergisi, Mehmet Fahri Sertkaya, caner taslaman, gizli yahudiler, sabetaycılık, kaan okan bayülgen, siyonizm, evanjelistler, turgay ciner, adnan oktar, gerçek yüzü,


3- Bir cemaate katılmayıp, takıldığın şeklindeki kelime oyunlarına senden başka itibar eden olmuş mu? Neden, katılmadığını, takıldığını iddia ettiğin o cemaatin Sabetaycı gizli Yahudilerin ve Masonların toplaştığı Adnan Oktar cemaati olduğunu yazamadın? 'Takılmak'' dediğin şey, nasıl bir şeydir ki, o cemaate hukuk/yargı müdahalesi olunca seni de ağır ceza mahkemelerinde yargıladılar? Zaten bütün Türkiye bu gerçekleri duymak üzere ve şu anda bile çok yüksek sayıda insan bunları duydu, bunun şokunu yaşıyor? Net duruş sergilemen gerekmez miydi? Bu şartlarda bile hala neden gizlemek refleksi, paniği ile hareket ediyorsun? ''Evet, Adnan Oktar grubundandım ama sonra işler sarpa sarınca ayrıldım ve kızıl imamcılar denilen grupla yoluma devam ettim.'' de... Bunu dediğin anda takipçilerin hemen fark edecekler değil mi, zaten sen de itikadi meselelerde 'bilimsellik' maskesinin arkasında Adnan Oktar grubunun savunduklarını savunuyorsun. 'Geleneksel İslam' diye diye aşağılayıp, doğru olan ehl-i sünnet itikadını, Adnan Oktar grubunun da çekmek istediği ayara çekmek istiyorsun. Yok aranızda bir fark... Yani fiziken bir ayrılık olsa bile inanç, niyet, hedef anlamında bir ayrılığınız yok... Onlar mimlenmişler ama senin bu yüzün ve gerçek kimliğin tanınmıyor.

4- Sabetaycı Yahudilerde de, diğer grup Yahudilerde olduğu gibi, soy, anneden devam etmiyor mu? Senin, anne tarafının soy adını alman bu şartlarda pek tabii değil mi? Senin fotoğrafının da bulunduğu, ''Adnan Oktar'ın şık müritleri'' başlıklı, 1986 tarihli gazete kupüründeki haber metni doğruydu da, soy adın orada yazıldığı gibi Osman Caner Uygun'du da, sonradan mı değiştirdin? Bunu bile neden iki cümle ile net açıklamıyor, üzerinde hala sis perdeleri bırakıyorsun? Soy adını değiştirirken, bir taşla iki kuş vurmak istedin mi? Hem Adnan Oktar hadiseleri sırasında bu durumlara düştüğün, yargılandığın, dünya kadar hadise yaşandığı, kızıl imamcılar vak'aları hemen anlaşılmasın, hem de Türkiye'deki Sabetaycı aileler arasında hiç kalmamış olan Taslaman soy adı devam etsin mi istedin?


5- Soy adını Bosna'ya bağlayıp duruyorsun ama Bosna'da ne var, bu soy adını orada neden almışlar, Boşnakça'da Taslaman ne demek ya da Taslaman'ın kökeni nedir, nereden gelir, neden izah edip iki dakikada sis bulutlarını dağıtmamakta ve bir şeyleri gizlemek çabanda hala ısrarcısın? ''Yahu amma abarttılar. Taslaman'ın kökeni şudur. Manası budur. Bu kelimede İbranice'ye atıf yoktur.'' diyeceksin, bitecek ama yoksa var mı bir atıf?

6- Adnan Oktar imzası ile basılıp dağıtılan kitapların, bilim ile din sanki ayrıymış gibi bilim ile dini sözde birleştirdiği iddia edilen o kitapların, senin tabirinle dini meseleleri "bilim, akıl ve mantık süzgeci''nden sözde geçiren o kitapların, o belgesel CD'lerin, Amerika merkezli Evanjelik/Siyonist Hristiyan tarikatlarına ait olduğunu, onlardan modifiye tercümeler olduğunu uzun yıllar önce delilleri ile ispat ettik. Sonra Adnan'ın kediciklerinden Sabetaycı Didem Ürer, canlı yayına çıkıp bunu kabul ve itiraf etmek zorunda kaldı. Yetmedi, bir de ''Amerika'daki yaratılışçıların kitaplarından istifade etmişsek, bu yanlış mı?'' mealinde cümleler ile vaziyeti kurtarmaya teşebbüs etmek zorunda kaldı. Yoğunluktan senin kitaplarını hala inceleme fırsatı bulamadık. Söylesene mr. Taslaman, senin kitaplar da onlardan, yani içlerine sızan gizli Yahudiler tarafından itikatları, bilimsellik, akılcılık, mantıklı olmak maskeleri ile tam da Yahudilerin/Siyonistlerin istediği ayara getirilen ve İsrail için beleş asker olmaya hazır o Hristiyanlardan, yani Evanjeliklerden araklama tercüme mi? Öyle ise baştan itiraf et, bizi boşuna meşgul etme, çünkü afişe edeceğimiz, gerçek yüzünü meydana sereceğimiz çok lüzumsuz var. Vaktimiz de dar.

7- Akademik kariyer elde etmende, ülkemizdeki gerçek paralel devlet olan Sabetaycıların, üniversitelerdeki uzantılarının ve Masonların payı oldu mu? Diplomaların, doktoran falan gerçektir inşaallah. Değilse baştan itiraf et, yaz, boşa zaman kaybetmiş olmayalım.

8- Bu son madde çok önemli... Söyle Sabetaycı Turgay Ciner'e, söyle o Sabetaycı Cansu Canan Özgen'e, bir canlı yayın ayarlasın, senin karşına bizden birini çıkartsın, bakalım bir saat sonra Caner Taslaman diye biri kalıyor mu, girdiği şekilden sonra hala ona itibar eden bir kimse kalıyor mu, Sabetaycıların markalaştırdıkları kişiler gerçekten marka değerinde mi, anlayalım ve bütün Türkiye de anlasın...

Biz 'Her şey Aladağ için' dedik... Seni ve senin gibi bazılarını, öteleyecek, bir iki sene daha kendi çapınızda dönmenize izin verecek, dokunmayacaktık. İkaz ettikçe, 'Bir nane değilsiniz, akıllı olun' dedikçe, kendilerini bir nane sanan Sabetaycı basın ve medya teröristleri ve patronları, Aladağ yurt yangını üzerinden o insanlık dışı basın/medya lincini ve Türk/İslam düşmanlığını, cemaat/tarikat düşmanlığını devam ettirdiler.

Şimdi onların hepsine gülücüklerimizi ilet... Senden sonra dokunduğumuz avukat Metin Feyzioğlu'na da ilet. Söyle ona, biz de peşini bırakmayacağız. 


DİKKAT! Bizi, Facebook ve benzeri sansürcü Amerikan/Siyonist sosyal ağlarından sağlıklı şekilde takip etmeniz mümkün değil. Telegram yazılımı kurarak, oradaki Akademi Dergisi grubumuza takipçi olmanız, en doğru davranış olur. Telegram Akademi kanalının adresi: www.t.me/Akademi

Sen git ibn sina kitaplarına bak sidiğin nasıl tedavide kullanıldığına . Gerçi testis suyu olsa içersin Red Bull kanatlandırır . Kedinin, Maymunun, Filin b*k'undan çıkan kahvelere dünya'nın parasını ver aman sidik içiyorlar vay anasını !!